27 Kasım 2010

Güzel Bir Güne Dair Notlar

Bugün erken uyandım. 5 saatlik uyku ile ayaktayım. Sevgili dostum Bülent Çolak'la birlikte (Geniş Aile dizisinin Ulvi'si ve bir Semaver Kumpanya Tiyatrosu emekçisidir Bülent...) sabah 11'de NTV'de canlı yayında Gülay Afşar'ın konuğu olduk. Banttan çekimlere 2-3 kez çıkmıştım TRT'de, canlı yayın tecrübem ilk kez oldu... Gülay Hanım başarılı bir televizyoncu, çok keyifli bir sohbet yaşandı üçümüzün arasında. 80'lerde Çocuk Olmak kitabı ekseninde, 80'ler bizim için ne demekti bunu detaylıca konuşmaya çalıştık. Umarım programı izleyenler de keyif almıştır... Program saatinin, dün vefat eden genç tiyatrocu Onur Bayraktar'ın son yolculuğuna denk gelmesi hepimizi üzdü... Biz de Bülent'le aldığımız karara uyarak, programın sonunda hislerimizi dile getirip kendisi de bir 80'ler çocuğu olan Onur arkadaşımızın (biz birebir tanımasak da arkadaşlarımızın arkadaşıdır kendisi...) sevgili anısına armağan ettik bugünkü tüm konuşmalarımızı... Ruhu şad olsun... Sevenlerine ve acılı aliesine başsağlığı dileriz yeniden...
...
Ve program bitti, NTV stüdyolarından çıktık... Bülent İstinye'ye gidelim dedi, gittik. Bindiğimiz aracın şoförü bize güzel bir hikâye anlattı...
"36 yıl oldu İstanbul'a geleli..."
"Neden geldin abi, ta Diyarbakır'dan?"
"Güvercinleri çok severdim... hatta o yaşlarda bir güvercin için birini bile öldürebilirdim, deli gençlik işte..."
"Gençlik işte abi, peki ne vardı İstanbul'da senin için?"
"100'e yakın güvercimin vardı... Hepsini sattım, Yılmaz Güney'i bir kez olsun görebilmek için... güvercinleri yol parası yaptım..."
"Görebildin mi peki?"
"Hayır... ama Fatoş hanım abla ile tanıştım, abi kardeş gibiyizdir... Yılmaz Güney abimizi göremedim... Çok severdim..."
Bülent ve ben hem sevindik, hem şaşırdık, hem de üzüldük... Yılmaz Güney, büyük bir sanatçı, ilerici-aydın bir devrimci insandı bizim için... Ahmet Kaya, Yılmaz Güney derken böyle tatlı bir anıyı araya sıkıştırıp, indik taksiden...
Lodos vardı, sahil boyu yürüdük, balıkçılarla sohbet ettik uzun uzun... Bülent'le resmimizi çekti liseli genç çocuklar... Bülent'in hayranları da azımsanmayacak kadar çoktu, yol boyu sevgi gösterilerinde bulunuyordu herkes; dostlarımın yaptığı işlerden, geldiği yerlerden, başarılarından dolayı her zaman gurur duyarım, onları mutlu ve üretken görmek yüreğime güç verir daima!
"Haydi," dedi Bülent, "Geniş Aile dizisinin setine gidiyoruz..."
Gittik, çok eski dostlarımdan Fırat Tanış'la uzun zaman sonra yeniden karşılaştım; ayaküstü hoş bir sohbet ettik, bu da güne renk kattı. İşte böyle, 24 saatimin kıpkısa hikâyesi...

20 Kasım 2010

Subcomandante Marcos

Dünya halklarının yiğit evladı Subcomandante Marcos'a selam olsun!


* * *

Aklıevvel bir gazeteci Subcomandante Marcos'a sormuş:
"Eşcinsel misiniz?"
Marcos'tan cevap gecikmemiş. Hem de unutulmayacak bir cevap:
"Evet, San Francisco sokaklarında bir eşcinsel, Güney Afrika'da bir siyah, Avrupa'da bir Asyalı, gece yarısı metroda yalnız bir kadın, İsrail'de bir Filistinli, Hindistan'da bir Maya, Bosna'da bir pasifist, İspanya'da bir anarşist, Almanya'da bir Yahudi, topraksız bir köylü, mutsuz bir öğrenci, iş bulamayan bir adam,Türkiye de bir Kürt, ama her şeyden önce Chiapas dağlarında bir Zapatista'yım. Yani ben 'Öteki'yim!"

11 Kasım 2010

80'ler Kitabımız ve Yorgunluk

Seksenlerde Çocuk Olmak!
Kitabımız sonunda çıktı... İnanılmaz yorgunum... Oraya koş, buraya koş... Neyse ki sağ salim yayımlandı 80'lerde Çocuk Olmak... Kitabın tüm tanıtımları için var gücümle çabalıyorum, umarım hak ettiği yeri bulur, okunur ve sevilir... ben hariç 89 yazarın gücü ve enerjisine sahip bu çalışma, işin garibi, gerçekten de çok büyük bir ilgi görüyor. Facebook ve Twitter'da (www.twitter.com/yitikulke) hiç tanımadığım onlarca insan bu kitabın haberini, kapağını, içeriğini paylaşıyor. Benim için en güzeli şu: Yazarlarımın yüzündeki mutluluğu yakalamak. İşte o an, her şeye değiyor tüm bu yorgunluklar ve harcanan emek-zaman. Bakalım neler olacak? Bir iki güne, kitapta yer alan tüm fenomenlerin bir dökümünü çıkartacağız Şahin Özbay ile birlikte, sanırım yüzlerce detay vardır sayfalarda gizlenen.

Kitap, Pandora Kitabevi'nin desteğiyle Türkiye'de ve yurtdışındaki her adrese online satış kanalıyla iletilecek. 80'lerde Çocuk Olmak kitabı, bir kuşağın toplumsal bilinçaltına inebilen, psikolojik bir kitap, çok da eğlenceli. Umarım okurları onu benzersiz bir hatıra olarak saklar ve en güzel doğum günü hediyesi olarak elden ele dilden dile dolaşır. Bunu isterim...

5 Kasım 2010

Siyah Zaman

Daha önce yaşamıştım bu anı. Öyle hissettim. En başından olacak olanları az çok kestirebiliyordum. Her buluşma kendi yazgısını yaşardı içinde, bunu biliyordum. İlk ve son, başlangıç ve bitiş aynıydı benim için. O, gittikçe uzaklaşıyordu, engelleyemiyordum bunu. Kara bir bulut beni takip ediyordu sanki. Yağmur muydu yağan? Sanmıyorum! Kırmızı bir uykunun paramparça damlacıklarıydı yollarda akan. Kamburumu delip geçen buzdan bir sarkıt vardı, acı veriyordu eridikçe. Olumsuz düşünceler içindeydim. Gördüğüm tek renk vardı, gittikçe koyulaşan bir renk: Siyah! Simsiyah!

***

Kendi kendime konuşuyorum... Gökyüzü ile deniz arasında bir yerdeyim, sıkışıp kaldım sanki. Küçük insanın, sıradan insanın günlük ayrıntılarını izliyorum, onları yazmaya çabalıyorum. Bazen her şeyi unutturuyor "başkası". Başkasının konuşmaları, başkasının acısı, başkasının mimikleri. Aynada bir başkası oluyorum, çıplak ayakla toprakta bir başkası, peki kimin bu izler? İz süremiyorum. Sahibini bulamıyorum. Bir salyangoz uykuma karışıyor ve bildiğim her şeyin üstünü yaldızla kaplıyor. Harfler, tanımlar, işaretler birbirine giriyor dudaklarımın ardında. Sessizliğe gömülüyorum yavaş yavaş… Tüm bunlar kısa bir sürede oluyor…

***

Bazen anlatamazsın… Bazen konuşamazsın... Susup, sessizliğin diliyle cevap verirsin. Yine öyle oldu. Kendimi ifade edemedim, içten içe sıkıp dişlerimi, bekledim… Konuşmak anlamsızdı o an, ne diyecektim ki sanki? Bir boşluk vardı yeryüzüyle aramda, karşımdaki insanla aramda, sözcükler yetersiz kalmıştı. Bir şeyi ifade etmek büyük bir çelişkiydi, öyle hissettim. Başka şeyler düşündüm, evet hatta gülümsedim bile kendime. Komik geldi içinde bulunduğum durum, ah ne acı, duyarsızlaşmak böyle bir şey olsa gerek. İçsesimle hesaplaştım, telefonun diğer ucundaki insan bundan hiçbir şey anlamadı. Bir araba geçti yanımdan, gürültüyle. “Ben” dedim, “peki… haklısın… ama… neyse tamam.” Anlattıkları bana ait değildi, o ben değildim, önyargısını nasıl kırabilirdim ki? Bir insan bir düşüncenin tutsağı olmuşsa, bu zehri dışarı çıkartmak neredeyse imkânsızdır.

***

Gözlerimi kapamadan, iki yana sallanan ağaçları izledim… güzel anları düşledim birkaç saniye. Hepsi uzakta kalmıştı, şeffaf bir zeplin gibi gittikçe yükseliyordu, gözden kayboluyordu hatıralar. Hiç bitmeyecek sandığın her şeyin bir saati, dakikası vardır… O an iki yabancı gibisindir, geri dönemezsin. Dünya da böyle değil mi? Evrene bir bak, gün ışığı, gölgeler, akşam alacası ve koyu karanlık, sonra yeniden küçük ışık demetleri… Bitmeyen bir bekleyiş, bitmeyen bir susuş ve sonra başka sesler… Ama sen, sağırsın artık ve körsün. Dedim ya, bazen anlatamazsın, konuşamazsın; büyük kara taşlarla kaplanır kalbin, gitme vaktin gelmiştir…

Ödül ve Tatmin

Kitap okumayalı uzun zaman oldu.
Bir sağa bir sola dönüyorsun.
Ter içindesin.
Yarı açık sayfalar, buruşturulmuş kâğıtlar, cama çarpan yavru kedinin acı sesi ve gece…
Gökyüzündeki yıldızlar gürültüyle yer değiştirirken sen uluyan bir hayvan gibisin.
Ama derinin altında kalıyor haykırışların.
Küçük ter tanecikleri neşeyle kayıyor alnından ve sen hissetmesen de ayak parmaklarında parçalanıyor hepsi.
Doğadaki tüm sesleri algılama isteğin çıldırışına bir bahane olamaz.
Bir örümcek inatla ağ örüyor günlerdir kapısını kimselere açmadığın izbe evde.
Sen uyurken genişliyor ağ ve tüm odayı kaplıyor.
Sırtındaki keskin ısırık, seni günlerce uyuşturuyor.
İnsanlardan ve güneşten kaçıyorsun.

- Kapı kilitli mi… evet… evet… kapı… kilitli mi… evet… evet…

Sanrılı uykun.
Kör gözlerle kendi kozanı örüşün.
Aynasız ve susuz bir hayat.
Hangi kötülük içeri sızabilir ki?
Kapının altından atılan zarflar küçük bir birikinti haline gelmiş…
Kablosunu çekip kopardığın zil kutusu, bir zamanlar ölü bir kuşu gizliyordu.
Uzayan tırnakların gittikçe rahatsız ediyor seni, batıyor ve kırılıyor arada bir.
Dişlerin dökülüyor, değişiyorsun. Yaşlanıyorsun birden.
Göğsün yarılıyor ve içindeki örümcek dışarı çıkıyor.
Uyurken öldüğünü sanıyorsun.
Kitap kapanıyor.

***

Uyanmak. Güneşin ışıktan parmakları teninde geziniyor işte. Gözlerin ışığı algıladığı an irkiliyorsun ve yeni bir güne açılıyor gözkapakların. Bambaşka renkler karşılaştığın. Uykunun karanlık ve birbirinden kopuk o bilinmez yolu gibi değil, gerçekliğin bambaşka hisleri ve renkleri var. Yataktasın, günü düşünüyorsun, kahvaltı, reçel ekmek, nefis kokulu bir kahve belki. Komşuların gürültüleri geliyor kulağına. Bir bebek ağlaması, bir su sesi; bir pencere kapandı işte az önce; bir uçak dikey havalanışına devam ediyor, jet motorun itme gücü… Korkunç bir karga var yakınlarda ve dalgın seyyar satıcılar.

Simitçi her gün aynı saatte aynı sert ses tonuyla geçiyor sokaktan. Kadınlar hasır sepetlerini sarkıtıp simit istiyorlar. Hafif bir esinti var. Sesler ve görüntüler birbirine karışıyor sen yataktan doğrulup kalkarken. Birkaç saniye içinde ne çok şey oluyor diyorsun içinden. “Yüzümü yıkamalıyım.”

Evet, okumadığın onlarca kitap var odanda, izlemediğin pek çok film. Onlara bir bakış atıyorsun, sanki bir gün -gerektiğinde, vakti geldiğinde- her biriyle tek tek ilgileneceğini, DVD’nin play tuşuna keyifle basacağını ya da uzanıp içindeki merakla o kitabı okuyacağını bilerek.

***
Dışarı çıkıyorsun. Hareketli ve yorucu bir iş günü başlıyor ilk adımınla. Tramvaya doğru koşuyor, önce bir jeton alıyor, sonra koltuğuna yayılıp dörde katladığın gazeteni keyifle okuyorsun.
Sırtındaki beyaz gömlekte iki küçük kırmızı noktacık; şimdilik daha da derine saklanıyor içindeki örümcek.

Bozcaada - Bitmeyen Kavga

Sonunda vardın limana. Otobüsler bir bir yanaşıyor adaya giden tek vapur için. Araçlardan inen herkes yorgun ve uykusuz. Sert koltuklarda iki büklüm halde uyumaya çalışsan da, beceremedin. Gözlerinden okunuyor her şey. Küçük sinekler konup duruyor ellerine, boşluğu itiyorsun, şekilsizce kovuyorsun siyah kanatlıları. Sabaha doğru, arabalı vapurda herkes, sanki onu ilk kez görüyormuşçasına, cep telefonlarıyla-fotoğraf makineleriyle güneşin doğuşunu çekiyorlardı. Sarı bir ateş topu dünyayı ısıtacak, evet. Herkes ona doğru bakıp hayaller kurarken; sağ tarafta oturan iki sevgili birbirine daha sıkı sarılmıştı, oğlanın eli kızın kulakmemesini okşuyordu, güvertedeki hamal çayından acı bir yudum daha alıp kara kara düşünmemeye çalışıyordu, yaşlı bir adam uykusunda dik bir kayadan düşmüştü ve sen, tüm bunlar olurken iki kara sineğin geminin bordasında kavga edişine şahit olmuştun. İki görünmez noktanın birbirine girişi… Önemsiz iki hayvancağızın kavgası… Onların bile kavga etmesi… Neydi bu?

***

Rastlantıların gücüne hep inandın. Zaman ve doğa ayarladı her şeyi sana göre. Bir büyük kum saatinin sayısız taneciği belki de tüm bu olanlar, bir tanrının eli çalkalıyor onu arada sırada, birbirine yapışan her şey bir anda ayrılabiliyor. Bu önermenin tam tersi de mümkün; ayrılık dediğin nedir ki? Sahilde iki köpek havlıyor. Durgun denizin yanında bomboş şezlonglar, kim bilir kimler uzandı oraya şimdiye dek. Kaç taş var kıyıda? Peki ya denizin içinde kaç balık? Dev yılanlar geziniyor mu geceleri burada? Ah bunları sorabilsen birine, nasıl da rahatlayacaksın. Sayısal karşılıklar çok önemli değil senin için, doğru cevapları alamayacak olmak da öyle; bir gün birisi sana karşılık versin yeter… Cevapsız kalması gereken sorular sorulduğunda, birisi sana cevap versin ya da vermesin… birisine sor yeter… birisi seni dinlesin yeter… O yüzden seviyorsun gecenin heykelini. “Gece iyidir” diyorsun, güneşin her halinden. Yıldızlara ve akşam bulutlarına inanıyorsun. Onlar susmuyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyorlar…

***

Herkes gitti. Vapur Bozcaada’ya doğru hareket edecek az sonra. Telaşlı insanlar bir an önce bindiler. Sen son dakikaya kadar bekliyorsun. “Kıyıda kalmak” ve “adaya gitmek”. Buraya kadar geldin, gitsen mi kalsan mı; birazdan kendini hem burada bırakacak hem de ağır adımlarla vapura doğru ilerleyeceksin. Kendine bakacaksın, belki el sallayacaksın. “An” dediğimiz şey bu işte, birçok sen, birçok o, birçok aşk, birçok hareket, birçok kayboluşun üst üste birikmesi… Hepsi zamanın tunç sayfasına sıkışan görüntülerden ibaret. Çekip çıkarıyor zihin bir tanesini. Oysa, şu giden vapurda elindeki kâğıdı buruşturan sensin, kıyıya vuran mektuptaki silik yazıyı okumaya çalışan sen. Uykusunda uçurumdan aşağı düşen sen, aşağıdaki kanatlı kuş sen. Geçmişte olduğunu sandığın her şey senin yaşadıklarındı. Biraz daha beklersen vapur kaçacak ve saatlerce bekleyeceksin burada. Yüzler değişecek, sesler de öyle. Kara sinekler nedenini bilmedikleri bir kavgayı sürdürecekler. Yenilen ya da yenenin olmadığı bu saçma sapan didişme, senin şaşkın bakışların arasında yüzyıllarca sürecek.

Bunları yazacaksın uykundaki mektuba. Denizin sihirli suyu her şeyi okuyup silecek…

27 Ekim 2010

80'ler Kitabı Matbaadayken...


80'lerde Çocuk Olmak kitabımızın son kontrollerini yapmak için bugün matbaadaydım... işte kitabın ham hali... doğmak üzere olan bir çocuk gibi...

Ve cuma günü, bu binlerce sayfa kesilecek, yapıştırılacak, kapak takılacak; kitabımız da yeryüzüne merhaba demiş olacak...

20 Ekim 2010

Arif Damar

Arif Damar
Sevgili şair ağabeyim Arif Damar'ı yitirdiğimizi Şeref (Bilsel) söyledi, sabah mahmurluğuyla pek algılayamadım, telefonu kapayıp kendime geldiğimde ağır bir duygu çöktü içime. Arif Abi ile 1997'den beri görüşürdük, çok severdim onu, beni ne zaman görse öğütler verir, ailemin durumunu sorar, güzel şeyler duyunca içi rahatlardı. 97'den bugüne pek çok şey paylaştık, en son 2-3 ay önce onu ve eşi Tülin ablayı ziyaret etmek için Moda'daki evlerine gitmiştim, onunla en son sohbetim o olacakmış demek ki, bunu bilemezdim.
Arif abi gerçek bir sosyalist şairdi, kadınları sever, deniz kabukları toplar dururdu. Yaşına rağmen diri bir şiiri korumuş, şiir sanatının güzel örneklerini vermişti. Gençleri severdi ve onlarla sohbet ederdi sık sık. Kadıköy'de Mustafa (Köz) abinin unutulmaz mekânı Yazı Kitabevi'ndeki "Salı Şiir Akşamları"mıza birçok kez katılmıştı. 99 yılında beni Ayvalık Cunda'ya yollamış, orada 15 gün kadar Recep abinin yerinde, Pateriça'da garsonluk yapmamı sağlamıştı. Birlikte deniz kabuğu toplamıştık, hatta eğer kaybolmadıysa o fotoğrafı da bulup taratıp buraya eklemeyi düşünüyorum. Sözün özü, onun ölümüyle güzel bir insanı yitirmiş olduk, bizler Arif Abimizi yitirdik, Kadıköy ise gerçek bir sakinini ve yazarını... Şiir dünyasının, sevenlerinin, dostlarının ve ailesinin başı sağ olsun... Seni özleyeceğim Arif Abim...

17 Ekim 2010

Papyon Tayfun Türkkan


Bugün güzel bir söyleşi okudum ve içim açıldı... Sevgili dostum Papyon Tayfun Türkkan'la yapılan, Sabah gazetesinde yayımlanan sıcak bir söyleşiydi bu... Tayfun, iyi bir müzisyen, farklı bir şair, gerçekten de hayatımda rastladığım sayılı entelektüel insanlardan biridir. www.tayfunturkkan.com adresindeki şarkıları indirip dinlediğimde, onun müziğe bakış açısını, müzik bilgisini keşfedince şaşırıp kalmıştım; en kısa zamanda bir albüm yapmalı... 2 şiir kitabı ve www.deliriyorum.com adlı, Yitik Ülke ile kardeş bir sitesi var. Yıllarca yazıştık, sonra bir gün bir araya geldik, iyi de oldu. Tayfun "80'lerde Çocuk Olmak" kitabının yazarlarından biri aynı zamanda. Yakında Ankara'da 80'ler kitabımızla ilgili bir söyleşi ve imza günü düzenleyeceğiz. Onun projelerini de merakla bekliyorum.

80'lerde Çocuk Olmak Kitabına Dair Notlar

Ve kitap sonunda baskıya girdi... Bu harika bir duygu! İşte kitapla ilgili kısa bir tanıtım metni:


"80'lerde Çocuk Olmak" kitabı 3-10 Kasım arasında Punto Dağıtım kanalıyla tüm kitabevlerinde!

Kapak ve basın metnimizi Facebook'ta, Twitter'ınızda, web sitenizde-blogunuzda ve mail yolu ile arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz! 

Geri sayım başladı :) 

Kitabımız ilk olarak TÜYAP'ta okur karşısına çıkacak, ayrıntlı bilgi www.yitikulke.com 'da

***
 
"80'lerde Çocuk Olmak" kitabının kapak arkası ve basın tanıtım metni şöyle:

Bu sadece bir kitap mı? Hayır! Bu kitap, canlı bir şey! Yaşayan tarihin ta kendisi! Dikkatle, özenle okuyun...

80’lerde Çocuk Olmak, hem bir kitap ismi, hem de bir kuşağın en büyük özlemlerini, yaşanmışlıklarını içinde barındıran yolculuğun özel ve güzel adı. Bu kitapta bir araya gelmiş 90 kadar yazar var. 1980’lerde çocuktu onlar... Hepsi aynı kuşaktan… Sayfalarda gizlenen anılarda herkes kendinden bir şeyler buluyor. Fazıl Say’dan Gürgen Öz’e, Eylül Duru’dan Bülent Çolak’a, Onur Behramoğlu’ndan Erdem Aksakal’a, Göksel Bekmezci’den Ahmet Büke’ye, Barış Müstecaplıoğlu’ndan Yiğit Değer Bengi’ye dek, adları buraya sığmayacak onlarca yazar ve sanatçı bu kitap için çocukluklarını, anılarını, aşklarını, oynadıkları oyunları, 1980 darbesinin kendilerinde ve ailelerinde bıraktıkları kara tortuyu, yüzlerce ayrıntıyı bazen bir çocuk, bazen bir yetişkin gözüyle kaleme aldı. Yaklaşık üç yıllık bir çalışma sonucu doğan 80’lerde Çocuk Olmak kitabı, her kuşağın el kitabı olacak nitelikte. Dönemin pembe dizileri, ünlü oyuncuları, en çok izlenen çizgi filmleri, mahalle abileri, sokak kavgaları ve oynanan unutulmaz oyunlar, atari salonları, fırlamalıklar ve ergenliğe geçiş hikâyeleri, birbirimizle konuşurmuş gibi doğal bir şekilde anlatılıyor. Evet, bizler büyüyoruz ama çocukluğumuz ve yaşanmışlıklar orada öylece duruyor. Yolculuğumuza siz de katılın...

Kitabımızı 80’lerin aydın insanlarına, halk kahramanlarına, üniversite gençliğine ve 80’lerde doğup kaybettiğimiz tüm çocuklara ithaf ediyoruz. 

Kadir Aydemir’in yayına hazırladığı bu kitap ayrıca anlamlı bir doğum günü hediyesi. 80’ler çocuklarının hiç yaşlanmadığının, hep çocuk kalacağımızın bir ispatı... Bu yıl, Türkiye sanal âleminin en eski ve köklü şiir-edebiyat sitelerinden Yitik Ülke’nin (www.yitikulke.com) 10. yaşını kutlarken, bu kitapla, anılarına sahip çıkan herkesin de doğum gününü kutluyoruz.

Bu toplum belleksiz değil! Bizler de unutmadık ve yazdık!

Yaşasın 80’lerde çocuk olmak! 

***



“80’lerde Çocuk Olmak” kitabında yazılarıyla, anı ve anlatılarıyla yer alan 80’lerin çocukları:
Yeşim Ağaoğlu, Onur Akbudak, Alper Akdeniz, Erdem Aksakal, Neyran Savaşman Akyıldız, Çiğdem Aldatmaz, Figen Alkaç, Sema Aslan, Hürcan Âşık, Mustafa Atapay, Kadir Aydemir, Eda Aytekin, Nil Esra Başaran, Ezgi Başkır, Suat Başkır, Barış Behramoğlu, Onur Behramoğlu, Göksel Bekmezci, Sinem Bengi, Yiğit Değer Bengi, Ersan Bengisu, Hasip Bingöl, Ahmet Büke, Elmira Cancan, Gökçenur Ç., Şebnem Çağlayan, Tunca Çaylant, Kader Çekerek, Serdar Çekinmez, Murad Çobanoğlu, Bülent Çolak, Elçin Demiröz, Özge Ç. Denizci, Ömer Faruk Dizdar, Eylül Duru, Galip Dursun, Sine Ergün, Azim Raşit Ersoy, Elif Savaş Felsen, İdil Giray, Pınar Gözpınar, Nilay Sağ Gülalp, Eda Günay, Koray Günyaşar, Yasemin Gürkan, Sanem Güven, Nefin Huvaj, Aydın İleri, Necla İret, Deniz Yalım Kadıoğlu, Gülay Kalkan, Bekir Arslan Kopuz, Ulaş Kurugüllü, Ahmet Küçükkayalı, Ece Erdoğuş Levi, Barış Müstecaplıoğlu, Engin Neşeli, Pınar Nurhan, Pelin Onay, Esra Ovalı, Yaprak Öz, Gürgen Öz, Şahin Özbay, Özlem Özyurt, Hatice Topal Özçoban, Nilüfer Özgeren, Sedef Özkan, Erol Özyiğit, Murat Prosciler, Tomris Sakman, Fazıl Say, Hakan Sim, Güray Süngü, Melih Süsleyen, Müjgan Şahinoğlu, Melike Aslı Şahinsoy, Ümit Şener, Seda Tansuker, Filiz Tanya, Erkut Tokman, Alper Turgut, Murat Türkücüoğlu, Serkan Türk, Papyon Tayfun Türkkan, Ferhat Uludere, Gül Yaşartürk, Özlem Yıldız, Hande Yöremen, Zeynep Zişan ve Güncem Topçu.

16 Ekim 2010

Hiçbir Şey

Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Hiçbir şey yazmak da istemiyorum. Başım ağrıyor. Zamanın çınlayışı mı bu? Dört bir yandan boktan haberler geliyor, televizyonu kırıp atmalı, laptop'ı parçalamalı, kalemleri yok etmeli, daktiloyu ters çevirip üstünde tepinmeli, tüm kitapları yağmura hediye etmeli sanırım. Bugün böyle uyuşmuş bir gündü, keyifsiz-tatsızdı. Herkes şemsiyesini açmış, birbirine çarpa çarpa şuursuzca ilerliyordu sokakta. Bense kapüşonumu çıkarttım, yağmurda yürüdüm bilerek. Koca bir kalabalık, her yerde, hiç durmuyor, kımıldıyor. Mide bulandırıcı bir ceza bazen sokakta olmak.

15 Ekim 2010

Yalnız ve Yolda

Arkeoloji Müzesi'nde çektiğim bir fotoğraf - 2006 
Yolda olmak…
Büyük ve aceleci adımlarla yürümek nedensizce… Bazen bir yere yetişme telaşıdır bu içini kaplayan, bazense dalgın dalgın dolaşarak kaybolmak istersin sokaklarda. Cebinde dörde katladığın günlük gazeten. Metal bir parayı parmak uçlarında döndürüp duruyorsun. Peki neden hızlısın, bir şeyleri unutmak için mi bu çaban? Hatırlamak için mi? Nereye gittiğini bilmiyorsun ama uzun uzun yürümen gerek, yoksa çıldıracaksın...
O gün sıradan bir gündü benim için. Yaşlı adamlar kahvede oturup susuyordu. Yaptıkları en belirgin hareket takma dişlerini ağızlarında ileri geri oynatmak ve pişti oynarken ucu kırık bir kalemle müsvedde bir kâğıda gelişigüzel çizikler atmaktı. Karıları apartman önlerinde; ellerindeki siyah biçimsiz torbalar kedilerin hayretle baktıkları renk renk iplerle dolup taşıyordu. Dışarı sarkan ipleri yakalamak isteseler de, bu cılız hayvanlar bir terliğin ne kadar acı verebileceğini kuşaklar öncesinden öğrenmiştir, eminim.
        Sırt çantamda fotoğraf makinem var. Bitmek üzere olan bir öykü taslağı ve yeni bir yıla girerken her zamanki kararsız, aceleci ve tedirgin –alışverişten pek anlamayan benliğimin bin bir zorlukla boyutunu, kâğıt yapısını seçtiği bir “Ece ajandası”! Bu köhne sokaktan geçerken, her sokaktan geçişimde yaptığım gibi, ev içlerine bakıyorum. Tahta pencerelerin ardında insanlar oturuyor ve dışarıyı izliyorlar. Televizyonun sesi açık, ama televizyondan çıkan sesleri duymadıklarına bahse varım… Gözleri camdaki sabit bir noktaya kilitli sanki. Size bakıyorlar, ama göremiyorlar sizi. Gözkapakları inip kalkıyor, oysa kör bir baykuş tünemiş içlerine…
        Yaşlı insanlar korkutuyor beni. Neden bilmem, ama kapı numaralarına bakarak uzaklaşıyorum. Sayıları bir bir topluyorum kafamda, sonuçta ne çıkacaksa…

14 Ekim 2010

Yeni Bir Şiir

KABUKTAN


İki ay oluyor buluşmayalı
Bir yüzyıl
Dokuz saniye
ve denizden de sonsuz
Küçük parmağının tırnağı
Nereye götürüyor böyle beni?

Kararıyor kıyıdaki taşlar
Gözlerinde saklı
Akrebi ayrılığın
Büyüyen bir ağrı
Giriyor aramıza.


Kadir Aydemir

Esra Karaosmanoglu

Esra Karaosmanoğlu
Sevgili yazar ve avukat dostum Esra Karaosmanoğlu, 17 Ekim’de düzenlenecek olan Avrasya Maratonu’nda TEGV (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) yararına koşuyor. Sponsora ihtiyacı var, hepimiz elimizden geldiğince destek olduk, belki bu habere ulaşan başka insanlar da ona destek olmak ister diye düşündüm. Koşucuya destek olmak için yapılması gereken şeyler çok basit, işte ondan bana ulaşan maili sizlerle paylaşıyorum, lütfen ilgilenebilecek olan tüm dostlarınızla siz de paylaşın:

13 Ekim 2010

Annie Hall Neyi Hatırlatır?

Bazı filmler var ki yeniden ve yeniden izlenebilir, Annie Hall da bunardan biri. Woody Allen, büyük bir usta bana göre, seviyorum, keyifle izliyorum onun filmlerini. Çok zengin bir çağrışıma sahip tüm senaryoları. Metinler arası geçişler, birçok filme ve karaktere yaptığı göndermeler, zengin bir espritüel ve entelektüel yapı... Woody Allen her karede adeta görsel-işitsel bir ansiklopedinin sayfalarını çeviriyor... Kendi kendine "anlatırken" birçok konuya, bilgiye yönlendiriyor izleyicisini. Böylesi zengin senaryolar artık neden yazılamıyor? Düşünmek lazım bunu... Bir filmin konusu ve senaryosu sürükleyemiyor, düşünce içermiyor, bilgiye ve hayata dayanmıyorsa ilgimi çekmez benim. Stop tuşuna basar ve mutfaktan bir bardak süt alırım. Eski filmleri karıştırır, bir başkasını seçerim. Zekâ ve yaratıcılık konusunda oldukça iyi bir noktada Allen. Kadınlar, ilişkiler, hayat, zaman, felsefe, varoluş, cinsellik, edebiyat, şiir, kültürel ortamlar ve iletişimsizlik... Woody Allen, 1977 yapımı Annie Hall filminde yeteneğinin bence en üst noktasına çıkıyor. Bu film onun başyapıtı. 1977 doğum yılım, ben portakalda vitaminken bu büyük üstat yeryüzünde oldukça büyük bir yol kat etmiş. Kıskanmamak elde mi? Onun aşka bakış açısı, izlediğim her filminde bana çok şey katıyor... Kimsenin yapamadığı gibi cesurca sarılmak hayata, ayrıntılara... işte Woody Allen'ın yeteneği ve cesareti burada gizli.

12 Ekim 2010

Yitik Ülke Ayraçları











































Usta tasarımcımız, sevgili ağabeyim Savaş Çekiç'in Yitik Ülke'nin 10. yılı şerefine hazırladığı iki yeni kitap ayracı...

Kitt Johnson'ı Sahnede İzlemek

Kitt Johnson performansıyla büyüleyiciydi.
Kitt Johnson ismini daha önce duymamıştım. İdans etkinlikleri kapsamında İstanbul'daydı, bir bilet alıp izlemeye gittik. Yaklaşık 1 saat süren dans performansı adeta büyüleyiciydi. Varoluş ve yaşam, ölüm, zaman kavramlarını beden diliyle anlatan usta dansçı, beklediğimden de iyiydi. Müzik dikkatimi çekti, beden hareketleriyle öyle bir ambiyans yaratılmış ki, yer yer ürperdim. Işık gölge oyunları onu bir erkek, bazen de kadın yaptı. Gölgeyle beden iki ayrı canavar gibiydi, biri diğerini yutuyordu. Tiyatroyu severim, ama dans tiyatrosu için ilk kez bir bilet almıştım. Bundan sonra da bu tür etkinlikleri takip etmek gerek... Tiyatroya da daha sık getmeli... Tembellik benimkisi... Kitt Johnson'ı tebrik ediyorum, gölgenin ve etin şiirini yazdığı için.

Tüyap Yaklaşırken

Bu yıl Tüyap'ta yer alamadık... Her yıl zarar, popüler yayınevleri dışında kendini çekip çeviren çok az yayınevi var... Onca emek boşa gidiyor, fuarın yeri de oldukça uzak. Şehrin bunca dışında bir kitap fuarı olamaz... olmamalı da... Eskiden Taksim'de, fuara defalarca gider, sevdiğimiz yazarları görüp mutlu olurduk... Ne günlerdi ama... Yer alamadık fakat arkadaşlarla birleşip sergileyeceğiz yeni kitaplarımızı. Hayal Yayınları standında yer alacak Yitik Ülke.

Tüyap Kitap Fuarı'nda şu kitaplarımız ilk kez okurla buluşacak:

  • 80'lerde Çocuk Olmak (anı-anlatı)- Hazırlayan Kadir Aydemir - 89+1 yazar
  • Hatice (roman) - Serdar Çekinmez
  • Burası Tekin Değil (öykü) - Sine Ergün
  • Zaman Kurucusu (öykü) - Mehmet Erikli
  • Aynı Yaprakta Olmak (öykü) - Sedef Özkan
  • Rüya Gören Kız (öykü) - Nil Esra Başaran

Havalar bu kadar berbatken, bunca iş peşinde nasıl koşturacağız bilmiyorum... Evden çıkıp kendimi sokağa atmalıyım...

11 Ekim 2010

Polanski'den "Sudaki Bıçak"

Gecenin filmi Roman Polanski'den "Sudaki Bıçak"tı... Çok beğendim... Kurgusu ve çekim tekniği güzel bir filmdi. Bilindik bir sonu yok, izleyici tamamlıyor birçok ayrıntıyı. Uzun zamandır arşivimde duruyordu bu film, artık izlenme zamanı gelmişti. Jolanta Umecka, Zygmunt Malanowicz, Leon Niemczyk filmin başrollerindeydi, 3 karakter dışında bir araba, bir yelkenli ve deniz vardı. Psikolojik gerilimin iyi örneklerinden biriydi bu film, yani bir diğer adıyla "Knife in the Water". Siyah beyaz filmleri seviyorum.

10 Ekim 2010

"80'lerde Çocuk Olmak" Kitabına Dair

Clementine... Clementine... Hem severiz seni hem korkarız senden!
Çok uzun zamandır üzerinde çalışıyorum bu kitabın... Projelendirip bugüne gelesiye dek sanırım 3 yıl geçti. Yitik Ülke'nin en büyük ve görkemli kitap projesi olacak. Büyük bir heyecanla bekliyorum, bir aksilik olmazsa kasım ayının ilk haftası tüm kitapçılara dağıtılmış olacak kitabımız. 89 yazar yer aldı bu çalışmada, bir de 80'ler takvimimiz var, kim doğdu-kim öldü, neler oldu, neler bitti... Sevgili arkadaşım Güncem Topçu'nun emeğiyle kitaba son noktayı koyduk. Muhteşem kapak tasarımıyla Savaş Çekiç, kitaba can verdi. Çok yakında kitap kapağını herkesle paylaşacağım. Haftaya cuma günü matbaada olacak kitabımız... O kadar gecikti ki, Tüyap Kitap Fuarı'na yetişecek artık. 80'lerin neredeyse tüm fenomenleri bir arada; capcanlı ve çok neşeli bir kitap doğuyor...

Troyalı Kadınlar

Savaş Çekiç'in "Troyalı Kadınlar" afiş çalışması
"Troyalı Kadınlar"; Türkiye-Yunanistan ortak yapımı olarak; Oyuncular Tiyatro Grubu tarafından, Yılmaz Onay'ın çevirisiyle sahneleniyor. Oyunu Selma Köksal yönetiyor. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında ve Enka Yaz Festivali’nde oynayan oyun; sezon boyunca her cumartesi Saat 20.00’de, Taksim'de Oyuncular Tiyatro Grubu’nun Cem Safran Sahnesi’nde sergilenecek. Yeni sezonda oyunun ilk sahnelenişine şahit oldum, etkileyici bir dramatik yapıya sahip "Troyalı Kadınlar". Bir önceki gün Oyun Atölyesi'nde "Macbeth"i izlemiş ve hayal ettiğim Macbeth yorumunu bulamamıştım, bu oyunu izlemek iyi geldi. Zor şartlarda, kısıtlı imkânlarla bir avuç insanın neler yapabildiğine şahit olmak, tiyatronun "hayatın basit bir kopyası" olduğunu anımsamama yetti. Oyunla ilgili detaylı bilgi ve rezervasyonlarınız için; 0212 245 13 14-0532 281 31 14 numaralı telefonları arayabilirsiniz.

9 Ekim 2010

"Olimpos Öyküleri" Kitabı Sonunda Çıktı


Uzun süre üzerinde çalıştığım kitap Olimpos Öyküleri sonunda yayımlandı. 32 yazarlı bir yolculuk kitabı oldu, güzel oldu, düşlediğim gibi oldu. Umarım okuyanlar da sever.

Kitaptabın mürettebatı şöyle: Alper Akdeniz, Ardagül Yıldız, Aydın İleri, Barış Behramoğlu, Birol Özdemir, Deniz Yalım Kadıoğlu, Eda Aytekin, Eda Günay, Elif Savaş Felsen, Erdem Aksakal, Gül Ersoy, Gündüz Öğüt, Gürgen Öz, Hikmet Temel Akarsu, Kadir Aydemir, Mehmet Erikli, Nihal Konar Naş, Onur Akbudak, Özlem Ertan, Pelin Onay, Pınar Nurhan, Sabri Kuşkonmaz, Sadık Yemni, Saliha Yadigar, Sedef Özkan, Selcen Aksel, Seran Demiral, Sine Ergün, Şahin Özbay, Umut Y. Karaoğlu, Vecdi Çıracıoğlu ve Yeşim Ağaoğlu.