14 Ocak 2024

Söyleşi - Altay Öktem

 

Altay Öktem / Hayat Arkadan İtiyor İnsanı

Söyleşi: Kadir AYDEMİR

“Hayat arkadan itiyor insanı” diyen Altay Öktem’le son aylarda üst üste yayınladığı kitapları ve “fanzinler” üzerine konuşmaya çalıştık!

Altay Öktem bir şair öncelikle. Eski Bir Çocuk, Sukuşu, Beni Yanlış Öptüler Aslında, Çamur Şiir ve Herşey: Oda Kırbaç Ayna adlı şiir kitaplarınız, Filler Çapraz Gider adlı bir de romanınız var. Son günlerde de Hayat Bazen Çentiklidir adlı deneme, ardından da Aslında Saçları Siyahtı adlı öykü kitabınız yayınlandı. Aldığınız şiir ödülleri, bunların yanı sıra roman, öykü ve denemeler varken, fanzinler nereden sızdı hayatınıza? Bu dalda çalışmalar yapmaya sizi iten şeyler nedir?

Şiirin de, hayatın da tam ortasında duruyor fanzinler. O yüzden bu çalışmaları yaparken kendi şiirimden uzaklaşmadım ya da savrulmadım. Aksine, fanzinlerde yer alan alt edebiyatın benimle örtüşen yanları çok fazla. Çocukken eski bir çocuktum, büyüdükçe yanlış öpüldüğümü fark ettim, sonraları şiirin bir çamur olduğunun, ütülü pantolonuyla dolaşan adamların paçasına sıçradığının farkına vardım. Her şey: Oda Kırbaç Ayna’da ise bütün kapıları içeriye açılan bir odada kendimle, ölü mü diri mi olduğu belli olmayan kadınlarla baş başa kaldım. Herkes birbirinin aynasıydı ve seviştikçe kırbaç izleri kalıyordu sırtımızda. Filler Çapraz Gider ise Kerim’lerin hikayesi. Herkesin Kerim olduğu; bir kişinin herkes, ya da herkesin aynı kişi olduğu bir roman. Yabancılaşmanın en üst boyutu belki de. Yani günlük hayatımızı yazdım, o kadar.

Denemelerimde de aynı izleği sürüyorum. Kaybeden değil, kaybetmeyi tercih eden, kazanmayı ve kazananları aşağılayan insanlar ilgimi çekiyor. Aynı zamanda da saygı duyuyorum o insanlara. Çünkü kazanmak (her neyse o) çok kolay. Kazanabileceğini bile bile kaybetmeyi tercih etmek onurlu bir davranış. Tabii kazanmak ve kaybetmek kavramlarını sözlük anlamlarıyla kullanıyorum. Sonuçta sözcükler de, sözlükler de sistemin emrinde. Gerçekten kimin kaybettiğini çok iyi biliyoruz aslında!

Öykülerim ise hayatın başka bir boyutunu ele alıyor. Alışılmadık, ama gerçek boyut bu. aslında Saçları Siyahtı demek, bir anlamda “öldükten sonra sarardı” demektir.

Sonunda, iyi bir fanzin okuru olmama da güvenerek, fanzinleri gün ışığına çıkarmaya karar verdim. Hem de karanlığın gün ışığından doğduğunu bile bile.

Fanzinlere ulaşmak kolay mı sizin için? Nerelerde bulunur ve satılırlar, kimler çıkartır? Fanzin’in sözlük anlamını bile bilmeyen yazarlar var, öyle değil mi? Sahi nedir bu fanzin?

Her yazarın, fanzinin sözlük anlamını bilmesi gerekmiyor elbette. Fanzin çıkaranlardan çoğu da o yazarları tanımıyor. Edebiyatın asıl çıkmazı, çok fazla kasılmış, hareketsiz kalmış olması. Bir üst kültür yaratmak uğruna fazlasıyla yapay bir dil, yapay bir dünya oluşturuluyor ve “sahici” olabilmek bir lüks haline dönüşüyor. Oysa fanzin öyle çok fazla anlamlar yüklenecek, hayatın hiç bilmediğimiz bir köşesinden fışkıran büyülü bir şey falan değil. Liselerde, üniversitelerde öğrenciler belki ne yaptıklarını bile bilmeden fanzin hazırlıyorlar, dergi çıkaramayan edebiyat, müzik, sinema, çizgiroman meraklıları fanzin yapıyor. Bu yüzden fanzinlere ulaşmak hem kolay, hem de çok zor. Çünkü nerede, ne zaman bir fanzin hazırlandığını, nerelere ulaştığını tespit etmeye çalışmak, samanlıkta iğne aramaya benziyor. Ama fanzin tarihine adını kazımış, kalıcı olabilmiş bazı fanzinler var. Fanzinlerin satıldığı bazı mekanlar var. Fanzin çıkaran arkadaşlar var… Peki kim bunlar diye sorarsan, verebileceğim en açık cevap şu olur: “bazı arkadaşlar.”

Fanzinlerle ilgili olan ilk kitabınız Şeytan Aletleri’nde fotokopi afişleri, demoları, fanzin dergileri ele aldınız. Bu kitabın özellikleri nelerdi? Yayınlandıktan sonra ne gibi tepkiler oldu?

Şeytan Aletleri, söylediğin gibi üç bölümden oluşuyordu. Kitabın büyük kısmını fanzinlere ayırdım. Alternatif müzik gruplarının demoları ve fotokopi afişler de fanzinlerle birbirini tamamlayan, aynı alt kültürlerin ürünleri. Bu üç alanı inceleyen, örnekler veren derli toplu bir araştırma inceleme kitabıydı Şeytan Aletleri. Aynı zamanda da fanzin ruhuna uygun bir kitap olsun istedim. Ders kitabı gibi sınıflamalar, maddeler, kesin bölümler halinde ayrışmalar yok kitapta.

Şeytan Aletleri, böyle bir şey hedeflemediğim halde underground kesimde bir kırılma noktası haline dönüştü. Bir yandan böyle bir çalışmanın gerekli olduğuna inananlar, diğer yandan da deşifre edildiklerini düşünenler oldu. Birçok yeni fanzinin çıkmasına ivme kazandırdı. Bu arada beni ve kitabı karalamak için de yeni fanzinler çıktı. Böylece fanzin ortamı hızlandı aslında. İnternette epey tartışma yarattı ve bana karşı gruplaşmalar oldu. Bu arada internetteki kişisel sayfam ve mail adresim bazı fanzinciler tarafından hacklendi, virüs saldırıları yapıldı… O anda moral bozsa da, sonuçta eğlenceli bir süreç yaşadım yani.

Şubat 2002’de Kargart’ta bir sergi hazırladınız. O da bir ilk: Fanzin Sergisi. İpe dizili mandalların kıskacındaki fotokopi fanzinleri herkes görebildi, okuyabildi ve çalabildi. Genel Kültürden Kenar Kültüre: 101 Fanzin adlı kitaba dönüşen bu sergiden-kitaptan da bahseder misiniz?

Yapı Kredi’nin “101 Dergi” sergisine nazire olsun diye, fanzinin ana yurtlarından biri olan Kadıköy’de, alternatif sergi mekanı Kargart’da düzenledim sergiyi. Fanzinler, ruhuna uygun biçimde iplere tahta mandallarla asılarak sergilendi. Çok eğlenceli, keyifli bir sergiydi. Bunda Kargart’ın sahiplerinin ve sergileri düzenleyen Turgay Kantürk’ün katkıları çok büyüktü elbette. Sergiyle aynı dönemde İthaki Yayınları da “101 Fanzin” kitabını yayınladı. Sergide yer alan fanzinlerin kapakları ve künyeleriyle birlikte -yalnızca bir katalog niteliğinde olmaması açısından- farklı iki bölüm de yer aldı kitapta. Zühtü Bayar, k. İskender, Gökalp Baykal, Murat Ertel ve Aptülika kendi iç dünyalarındaki fanzin kavramını ve fanzin serüvenlerini açıklayıcı birer yazıyla katıldılar kitaba. Metin Demirhan da “fanzin nedir” sorusunu bir karikatürle açıklayıverdi. Ayrıca (sana çok tanıdık gelecek bu isim) Kadir Aydemir, internetteki fanzinlerden derlediği “27 Sanal Molotof”la kitapta yer aldı.

Şehrin Kötü Çocukları: Fanzin Şiirleri Antolojisi adlı kitabınızın önsözünde aynen şöyle diyorsunuz: “… hazırlanan her antoloji, her seçki, fanzinleri göz ardı ettiği için eksiktir.” Bunu biraz açabilir misiniz?

Şehrin kötü çocukları sokak aralarında dolaşıp duruyorlar ve fazlasıyla sıkılmışlar her gün öldürülmekten. “Artık birilerini öldürmenin zamanı geldi” diyorlar. Bu antoloji, son yıllarda yazılan en güzel şiirlerden oluşuyor diye bir iddiam yok. Ama antolojideki her dize bir kurşundur, bunu iddia edebilirim. Fanzinleri göz ardı ederek hazırlanan her antoloji, edebiyata yalnızca bir tek açıdan baktığı için eksiktir. Aynanın bir de görünmeyen, daha doğrusu görülmek istenmeyen yüzü var. Oraya bakmayı becerebilirsek kendimizi görürüz aslında. Bu da ciddi ciddi cesaret ister.

Çeşitli yazarların-şairlerin çıkarttıkları fanzinler de var… Sınırdaki bu dergiler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Antolojiye, fanzin ruhunu taşıdığı halde aslında dergi sayılabilecek çalışmaları da aldım. Başka, Budala, Kırışık, Kybele gibi… Bunların yanında, tanınmış yazarlar, şairler tarafından çıkarılmış underground çalışmalar, fanzinler de var. Aslında bunları hazırlayanlar gerçekten sınırda. Bir aşağı, bir yukarı salınıyorlar, bu da yaratıcılığı kamçılıyor. Gökalp Baykal, Murat Ertel, Mehmet Şenol Şişli gibi önemli müzisyenler, k. İskender, Sefa Fersal, Ayhan Bozkurt gibi şairler, hatta İbrahim Çiftçioğlu gibi ressamlar bir şekilde fanzinlere bulaşmış, oralarda ruh bulmuş. Yani sınırdaki dergilerin dışında, gerçekten underground olan, ama yazınsal kimliğiyle pek underground olmayan kişilerin çıkardığı önemli fanzinler var.

Kapanan Öküz dergisindeki Gazlı Bez adlı köşenizdeki yazılarınız, şimdi Varlık Dergisi’ndeki Yeraltından Notlar adlı sayfanız, Türkiye’deki ilk ve tek fanzin araştırmaları kitabı Şeytan Aletleri, yine ülkemizdeki ilk Fanzin Sergisi ve ardından sergiyle aynı adı taşıyan kitap olan Genel Kültürden Kenar Kültüre: 101 Fanzin ve son olarak hazırladığınız Şehrin Kötü Çocukları: Fanzin Şiirleri Antolojisi. Hepsi de ilk kez sizin tarafınızdan düzenlendi, gerçekleştirildi. Peki, Altay Öktem şiirden uzaklaştı mı? Bu kadar yoğun bir tempo ve ayrı bir türde çalışmalar yapmak, sizi şiir yazmaktan soğuttu mu yoksa?!

Aksine, şiirimi de besliyor bu çalışmalar. Yalnızca, uzun süredir şiir kitabı yayınlamadım, dergilerde de daha az sayıda şiirim yer aldı. Yayınlama anlamında biraz geriye attım şiiri, önceliği diğer çalışmalara verdim.Yakında yeni şiir kitabım çıkıyor, yine İthaki Yayınları’ndan. Karşı şiddet ve hiç de tekin olmayan sokakların şiirleri. Bir de seri-cinayet şiirleri var kitapta. Aşk da var elbette. Ama gerçek aşk; yani insanın kendine uyguladığı ve manyak gibi zevk aldığı bir işkence yöntemi!

Son olarak şunu sormak istiyorum size: Fanzin kültürüyle ilgili çalışmalarınız sürecek mi? Yoksa, bir antoloji-inceleme karışımı olan Şehrin Kötü Çocukları’yla, bu işe nokta mı koydunuz?

Şeytan Aletleri’nin genişletilmiş ikinci baskısını hazırlıyorum. Yani enine genişliyor fanzin mevzuu. Ondan sonra nokta koymayı düşünüyorum ama, virgül olmasından da korkuyorum. Hayat arkadan itiyor insanı!

Söyleşi - Nihat Kemankaşlı

 

Nihat Kemankaşlı Söyleşisi

Söyleşi: Kadir Aydemir

1998 yılında Cumhuriyetin 75. yılı nedeniyle düzenlenen ‘Cumhuriyetin 75. Yılına Armağan’ adlı sergide en genç ressam olarak dikkat çeken Nihat Kemankaşlı ilk kişisel sergisini de yine 2000 yılında Ankara’da Siyah Beyaz Sanat Galerisi’nde açmıştı. Birçok karma sergiye de katılan sanatçı 4. kişisel sergisini yine aynı galeride gerçekleştirecek. Turgay Kantürk’ün bir önceki sergisi nedeniyle ‘90’lı yılların son çeyreğinde ürünlerini izleme olanağı bulduğum Nihat Kemankaşlı, bence çok doğru bir seçimle, figüratif katkıyı, yine geometrik biçimlere dönüştürerek, yüzey resminin kendi figüratif anlayışını yaratmaya çalışarak kendine ayrıcalıklı ve önemli bir yer edindi. Bana ‘son on yılın en ilginç, an tutarlı ve en sağlam girişi yapan kim ?’ diye sorsanız, hiç düşünmeksizin Nihat Kemankaşlı’nın adını veririm.’ dediği sanatçı yeni sergisi nedeniyle sorduğumuz sorularımızı yanıtladı. Sanatçının yeni işleri Ankara Siyah/Beyaz Sanat Galerisi’nde 3–29 Mart 2006 tarihleri arasında izlenebilir.

Çalışmalarının yine nonfigüratif ağırlıkta olduğunu söyleyebilir miyiz? Yüzey resimlerine ağırlık vermişsin. İçlerinde gizli cinsel çağrışımlar da yok değil. Ne dersin?

Ben figüratif-nonfigüratif resim diye bir ayrım yapmaktan yana değilim. Sanat, deneysellik üzerine kuruludur. Bunu algılayabildiğimiz zaman figür–nonfigüratif diye bir ayrım kalmayacak. Belki kullandığım renklerden ya da sembollerden cinsel çağrışımlar edinmiş olabilirsiniz. Doğrusu ben de aksini iddia edemem.

Nesnelere yeniden hayat veriyorsun. Onların görünmeyen yüzlerini fark ettirerek şiirsel uyumsuzluğun peşinde olduğunu söyleyebilir miyiz ?

Nesneleri yeni baştan biçimlendirmekten daha çok, (yaşantımda) oluşum süreçlerini tamamlamamış olanları seçerek yeniden elden geçiriyorum. Tabii sonuçta bambaşka bir nesne çıkıyor karşımıza. Aslında bütün derdim, nesneleri kullanarak iyi ve yeni kompozisyonlar oluşturmak. Bu ister figür olsun isterse nonfigüratif resim olsun, fark etmez. Nesneler ya da semboller sadece bir araç benim çalışmalarımda.

Küratörler, eleştirmenler, ne kadar ilgilendiriyor bunlar seni ? Bana öyle geliyor ki uzak durmak istiyorsun.

Bu ülkede eleştirmen sayısı yok denecek kadar az. Kendini eleştirmen sananlara da lafım yok. Eleştirmenleri olmayan bir ülkeden sanat adına çok da fazla bir şey beklememek gerek. Yıllardır aynı sanatçılardan aynı resimleri görüyoruz. Değişim yok. Çünkü eleştiren yok. ”Körler sağırlar birbirlerini ağırlar” durumu. Yaklaşık son on yıldır bir de küratör enflasyonu çıktı başımıza. Meğer ne çok sergi organize etmek isteyen insan varmış. Çok da üzerinde durulacak bir şey değil.

Türkiye de Avangard sanatçı yok demiştin bir röportajında. Gerçekten buna inanıyor musun ?

Elbette inanıyorum, hiçbir zaman avangard sanatçımız olmadı. Ayrıca avangard sanat tüm dünyada son bulmuşken, bizde kendini hâlâ avangard sanan sanatçıların olması gerçekten çok gülünç. Bazı sanatçılarımızdan bazı dönemler etkilenilmiştir hepsi bu, abartmamak gerek. Geleneksel olanla, öncül olanı; öncü’den ayırmak zorundayız. Ben avangardım demek, ben sanatçıyım demek kadar kolay değil.

Birçok özel ve geniş katılımlı sanat fuarları açılıyor zaman içinde. Burada bulunmanın sanatçı için önemi nedir sence?

Sanat fuarları sanatçıyı ve izleyiciyi bir araya getirmesi bakımından önemlidir. Plastik sanatların geleneksel ve yenilikçi yaklaşımlarının izlenebilmesi, sanat öğrencileri için de bir şanstır. Ancak galerilerin “pazar” mantığından kurtulup uluslararası düzeyde ve anlayışta bu işi yapmaları gerekmektedir.

Söyleşi - Turgay Kantürk'le Kadıköy, Şiir ve Meyhane Üzerine

 

Turgay Kantürk’le Şiir ve Meyhane Üzerine

Söyleşi: Kadir Aydemir

İlk Gibi Son, Siyah Eşya, Ay İçin Küçük Şeyler, Öteki Sahne, Göl Felaketleri ve Tuzak Kitap gibi yayımlanmış eserleri olan şair Turgay Kantürk Bey’le şiir, meyhane ve rembetiko kültürü üzerine konuştuk. Geçmişten geleceğe uzanan, meyhanelerdeki şair toplantılarının hikâyesi ve ilginç bir şekilde birlikte üretilen sanat çalışmalarının öyküsü ilginizi çekecek.

Öncelikle siz bir şairsiniz. Bunun yanında ilgilendiğiniz pek çok şey var. Tiyatro yönetmenliği, televizyonda bir kitap ve edebiyat programı olan Okurukça’nın sunuculuğu, No dergisinin ve birkaç yayınevinin şiir kitapları editörlüğü, Kadıköy’ün belki de tek alternatif mekanı Kargart’ta sanat danışmanlığı. Tüm bu saydığım işlere bir de Kadıköy’de meyhane işletmeciliği eklendi yakın zamanda. Tüm bunları bir arada yürütmek yorucu ve zor değil mi?

Ben şimdiye değin yaptığım tüm işleri severek yaptım ve hiçbir yorgunluk hissetmedim açıkçası. Yorgunluktan çok bir bıkkınlıktan söz edilebilir bu tür uğraşlarda. Fiziksel ve zihinsel olarak zaman zaman yoğunlaşmada güçlükler çektiğim olmuyor değil. Çünkü hepsi de farklı alanlarda ve farklı ekiplerle gerçekleştirilen işler. Ne ki tüm bu çokça zaman ve güç gerektiren çalışmaların tümünde bana özveriyle yardımcı olan dostlarım ve çalışma arkadaşlarım var. Bu saydığınız uğraşların, şiir dışında hemen hepsi, ekip işi. Her zaman olmasa da çoğunlukla doğru ekiplerle çalıştığım düşüncesindeyim. Hepsi de organize olmaya dayalı, sizinle birlikte çalışanları yönlendirmeniz, doğru ve güzel sonuçlar almanız gereken işler. Kabul etmek gerekir ki zor. En azından bu soruları yanıtlamak için bile özel bir zaman ayırmam gerekti.

Kadıköy’de işlettiğiniz meyhanenin adı Benusen. Nedir bu Benusen? Meyhanecilik bir şair için sizce yapılması zor bir meslek midir?

Benusen Diyarbakır’da bir burcun adıymış ve burcun olduğu yer de bu adla anılıyor sanırım. Bir de, biliyorsunuz Farsça sen ve ben anlamına geliyor. Meyhaneciliği meslek olarak algılamadım hiçbir zaman. En azından benim için böyle. Eşim dostumla her zaman güzel bir akşam geçirmek için bulunduğum mekan olarak düşünmüşümdür ben meyhaneleri. İşletmeci olmanın getirdiği farklılıkları ve sorumlulukları mümkün olduğunca ortadan kaldırmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Yine de zorlukları olan bir uğraş bu. Ama akşamları sizinle birlikte olmayı tercih eden insanlara konuklarınız, sizinle birlikte çalışanlara da aileniz gibi davranırsanız, her şeyin yolunda gitmesi için pek bir engel oluşturmuyor alkol. Bazı durumlarda sinirlerinizin sağlam ve sağduyunuzun hep uyanık olması gerekiyor o kadar. Gerisi sohbet!

Peki, sizce bir ‘rembetiko’ kültürü hâlâ yaşıyor mu? Geçmişte nasıldı bu gelenek, şimdi nasıl yaşıyor?

O insanlarla birlikte başka diyarlara göçmüş bir kültürden söz ediyoruz. Ben tanık olmadım, ama izini sürdüm diyebilirim. Öyle bir şey yok artık. Her şey bir arşiv tadında ve hayli tozlu. Zaman zaman kulağımızın pasını silmek ve ruhumuzu avutmak için, biz de gönüllü sürgüne gitmiyor değiliz tabii. Bugün o kültürü yaşatmak çok zor. Önce insanları yaşatmak gerekirdi bu topraklarda. Ne o mezeleri yapacak ustayı bulmak, ne de o müziğin kendiliğindenliğini, sahiciliğini yakalamak olası. Çok zor.

Siz aynı zamanda Cemal Süreya’yla ve Sabahattin Kudret Aksal’la da tanışıyordunuz; bu şairler de Kadıköy’ün meyhanelerine gelip giderlerdi. İlk gençliğiniz onların geleneğinden beslenerek geçti, öyle değil mi? Onlar zamanında meyhaneler nasıldı ve şimdi nasıl?

Evet, her ikisini de tanıdım. Ama Sabahattin Bey’le ilişkim çok farklı boyutlarda sürdü. Çok uzak bir geçmişten söz etmiyoruz; meyhaneler o dönem çok farklı olmasa bile, edada bir farklılıktan dem vurulabilir. Sohbet ve oturma adabının çok farklı olduğu, söylenenlerin dinlendiği ve paylaşıldığı bir uslup hakimdi denilebilir. O zamanlar içkiler genellikle ağızla içilirdi ve mezesi kesinlikle sohbetti. Şimdiyse sohbet meze bile değil! İçkinin ne yolla içildiğini de varın siz düşünün artık. Artık hiçbir şey lezzetli değil; dostluklar bile.

Benusen’de her perşembe akşamı şair-şiir toplantıları yapılıyor uzun süredir. Çok duyarız, eskiden de bu toplantılar yapılırmış çeşitli yerlerde. Siz de katıldınız mı bunlara hiç? Ortam nasıldı o zamanlar?

80’li yıllarda çokça bulundum bu tür ortamlarda. Şehrin iki yakasında da uzun zamanlar geçirdim. Her iki yakadaki mekanlarda da bulundum. Farklı günlerde, farklı grupların toplantıları olurdu. Günün koşuşturması içinde, birbirini özleyen insanların buluşmaları gibiydi kimi zaman. Kimi zaman yeni oluşumların temellerinin atıldığı birlikteliklerdi bunlar, duman ve alkol eşliğinde. Kimi zaman da çıkmayan dergiler, yazılmayan şiirler ve söylenmemiş sözler uçuşurdu havalarda. Ama birçok şey de üretilirdi. Şimdiyse uçuşan nesnelerden söz edilebilir.

Şair toplantıları artık bir geleneğe dönüşüyor. Sizce, günümüzde, bu gibi paylaşımlardan ortaya bir şey; örneğin, yeni yeteneklerin keşfedilmesi, yeni bir dergi projesi vs. çıkıyor mu? Sizin de zaman zaman katıldığınız bu toplantıların amacı ve gözlemlediğiniz sonuçları nelerdir?

Çok özel dostlukların kurulduğunu, hoşça vakit geçirildiğini, çok özel dergilerin çıktığını, çalıntı dizeler yakalandığını, tatlı tatlı dedikodu yapıldığını, tabii ki genç şairlerin sınandığını, çok şişeler ve çamlar devrildiğini, ortak kitaplar üretildiğini, hesapların çoğunlukla yalnız ödendiğini, kimi zaman çatal bıçak seslerinin daha anlamlı olduğunu, masada birilerinin hep daha fazla konuştuğunu, birilerinin daha fazla sustuğunu, peçetelere şiirler yazıldığını, genç kızlara akrostişler düzüldüğünü, fotoğraflar çekildiğini, kimilerinin hesap ödemeden tüydüğünü, ağlandığını ve gülündüğünü hatırlıyorum. İnsan bu işte; şair de olsa…

Tüm bu işlerden zaman bulup da şiire çalışabiliyor musunuz? Yeni şiir kitaplarınız çıkacak mı?

Evet, eski yoğunlukla olmasa da şiir hep var. Dergiler de yayınlamıyorum pek. Daha çok genç arkadaşların çıkardıkları dergilere şiir vererek onlara destek olmaya özen gösteriyorum. Yılda sadece iki üç şiir ancak yayınlıyorum. Çıkmayı bekleyen, daha doğrusu benim zaman ayırıp da düzeltmelerini yapmam gereken dosyalar var; tüm düzyazılarımı içeren Yanlış At, 1999’da Mina Urgan’a yazılan Alacakaranlık, son şiirlerin toplamı Hepsi Bu ve bütün şiirlerimin toplamı olacak Peri Çıkmazı ve Binbir Geceyarısı’nın ilk kitabı benden zaman ve ilgi bekleyen işler. Süre giden dosyalar da var tabii ki.

Sanırım bir öykü kitabınız yayına hazırmış. Bu öykü kitabından biraz bahseder misiniz?

Evet, son iki yılda çok çok kısa öykü diye adlandırabileceğimiz şeyler yazdım. Öykü demeye çekiniyorum açıkçası. Okuyanlar şiirle öykü arası bir şeyden söz ediyorlar. Ama ben daha çok kısa film için yazılmışlar sanısına kapılıyorum, bu metinleri okuduğumda. Yakın zamanda bunları da kitaplaştırmayı düşünüyorum. Adı şimdilik Daha Sessiz ve Öylece. Zaman ne gösterir bilmiyorum.

Turgay Kantürk’ün, bu yoğun tempo içinde, önümüzdeki zamanda edebiyatla ilgili gerçekleştirmek istediği şeyler nelerdir?

Çok şey yok açıkçası. Artık hiçbir şeyi tasarlamamaya çalıştığımı söyleyebilirim. Ama gerçekçi zeminlerde ve zamanlarda olabilecek her şeyi de, çokça tasarlamaksızın, gerçekleştirmek temel prensibim. Son günlerde Yolluk Yayın ardını verdiğimiz bir projeyi başlatmakla uğraşıyorum, tüm bu işlerin yanı sıra. Yalnızca küçük boyutlu kitaplar yayınlayacağımız, basılabilecek her türden disipline açık, öncelikle keyif işi bir yayıncılık olacak.

Söyleşi - Turgay Kantürk

 

Yanlış At Üzerine

Söyleşi: Kadir Aydemir

Turgay Kantürk, sessizliğini Sel Yayıncılık’tan çıkan yeni kitabı Hayat Siyah Ölüm Beyaz ve Şiirden Yayınları’ndan çıkan düzyazılar toplamı Yanlış At ile bozdu. Kantürk’ün yeni kitabı, sekiz şiir kitabından sonra, okurla buluşan kısa öykülerden oluşan bir öyküler toplamı. Yazarla bu kısa öykülerin yazılış serüvenini ve Yanlış At adlı kitabı üzerine konuştuk.

Hayat Siyah Ölüm Beyaz, yaşam ile ölüm arasına kurulmuş küçük köprülere benzeyen ironik öykülerden oluşuyor. Bu öyküler neden bu kadar kısa ve oldukça idareli ‘kullanılmış’ olan ‘zaman’ sizin için neyi simgeliyor?..

Zamanın her şey olduğu bir dünyada yaşadığımızı söyleyerek başlamak isterdim. Ama kitaptaki amacım bu değildi. Üstelik zaman her zaman her şey. Öykülerin zeminde, bir kitap sayfasını düşünürsek, kapladığı yer gerçekten kısa ve kelimenin yerinde kullanımıyla; az. İdareli kullanıldığı var sayılan dil ise zeminin ötesine geçmeyi, ölçülebilir olan zamanla hesaplaşmayı öngörüyor. Bu kitaptaki öyküsel metinlerin kendi zamanlarını oluşturmak, okunurken yeniden yaratılmak gibi dertleri olduğunu düşünüyorum; en azından ben yeniden okurken böyle düşündüm. Yazarken çok farkında değildim. Bu öykülerin kendilerini var etme zamanlarıyla, benim zamanımın o an için uyuştuğunu düşünmekten başka yapabileceğim  bir şey yok. Şimdilik. İdarenin tasarrufla bir ilişkisi olabilir, belki. Yazmayı bilenlerden söz edeceksek ve yazının hayattaki yerinden, kendimizden öteye, başkalarının zamanıyla yarışmadan, dengeyi ve arayı bulmaktan söz edebiliriz; zamanın kıymetini bilmekten öteye bir şey bu. Başkalarının zamanını, biz de itinayla kullanmalıyız; zaman biz olsak  bile.

Öyküde tarz olarak kısa görüntü öykülerinden yanasınız sanırım… Yerli yabancı, beğendiğiniz, sizin düzyazı dilinizi besleyen yazarlar kimler oldu şimdiye dek?

Öykü ya da kısa öykü diye bir derdimin olmadığının kitap okunduktan sonra anlaşılacağını düşünüyorum. Yalnızca yazmam gereken şeyleri yazdım. Onlar kendilerini bana yazdırdılar. Benim çaresizliğim de bu noktada. Haklısınız görüntü önemli bir yer tutuyor Hayat Siyah Ölüm Beyaz’da. Siyahla beyazda olduğu gibi görünen ve görünmeyen arasında bir gel git bu yazdıklarım. Siyah ve beyaz; her ikisi de renk olarak kabul edilmiyorlar. Bunlar da öykü olarak kabul edilir mi bilemiyorum. İkilemleri çoğaltmak, çelişkiyi gündemde tutmak gibi bir amacım yoktu; ama hayatın oyunla, bu tür savaşımlarla anlam kazandığını bilecek yaştayım. Bugüne kadarki tüm verimlerim benden öncekilere bakarak, onları anlamaya çalışarak, onlarla didişerek oluşan metinler. İzini sürdüğüm şeyin, izi sürülmüş bir şey olduğunu hiç unutmadım. Gelenekten anladığım sadece budur. Beni besleyenlerse, yazdıklarım okunduğunda, gerçekten tüketildiğinde anımsanacak yazarlar. Hayat Siyah Ölüm Beyaz’ın yol arkadaşlarıysa bizden Ferid Edgü ve onlardan Thomas Bernhard sanırım. Yıllar önce yayımladığımız “Eski’z”de  Bernhard’ın kimi öykülerinin, kısa öykülerinin çevrilmesine ve  yayımlanmasına önayak olmuştum. ‘Ses Taklitçisi’ de bunlardan biriydi ve yıllar sonra türkçe’de yayımlandı bu öyküler. Ferid Edgü’nün ‘Do Sesi’yse dilimizdeki ilklerden biri.

Öykülerin çoğunda ‘anlatan’ ile ‘anlayan’ karakterler aynı kişiler. Yalnızlık ise sürekli etraflarında dolanıyor. Bu kadar yalnızlık neden?

Ah bir bilebilsem! Şiir dediğimiz böyle bir şey işte. Yazdıklarımın, yazabildiklerimin, yazacaklarımın bu noktada (yani yalnızlıkta) bir karşılık, bir benzerlik, bir aynılık bulması garip bir biçimde hoşuma gidiyor, desem yeridir. O kata ait olup olmadığımı başkaları, başka zamanlar belirleyecek. Ama biliyorum ki, benim benimsediğim, beğendiğim ve benzeştiğimi sandığım, sizin de tahmin edebileceğiniz tüm sanatçılar (yazarlar demiyorum) aynı hissi uyandırıyorlar bizde ve bende. Onlarla başlayan bir yazı serüveninin onlarsız devam etmesi düşünülemez kuşkusuz. Anlayan ve anlatan tespitiniz yazarın trajik noktasını belirleyen bir dokundurma. Başka türlü yazabilmek isterdim. Çok küçük bir zeminde resim yapmak, yaratmak  gibi bir ustalık istiyor. Oysa ben zemini baştan belirlemiştim. Hacim sorunu diye avutmak isterim kendimi. Yazmakta olduğum (hadi korkamadan, ya da korkarak söyleyeyim) romanda da durum böyle olursa, suç bendedir. Bana yalnızca suçu paylaşacak birilerini aramak kalıyor. Yazarak da arayabilirim;  benzerlerimi ve başkalarımı.

Yalnızlık demişken, ölümü de es geçmeyelim. Ölümü sayfalara gizlemişsiniz… Kimi öykülerde bu sözcüğün ağırlığını hissediyor okuyanlar…

Bir kaç ölüm ve fazlaca da yok oluş öyküsünden söz açılabilir tabii ki. Günümüz topluca bir yok oluşun destanını yazmaya, tanıklık etmeye zorluyor yazarı; tanıklıktan pek hoşlanmasam da. Kimi değerler, durumlar ve duygular için toplu  katliamlardan ve toplu intiharlardan dem vurulabilir. Yokluk, yok oluş, yitirme, yitim ve ölüm gibi tematik sayılabilecek haller günümüzün okunması ve algılanması için nirengi noktaları. Oysa şiirde olduğu gibi, bu kısacık öykülerde de bundan kaçınmaya çalışan bir üst dil kurmaya çalışmıştım. Bu beceriksizliğimin bir gün işe yarayacağını ve anlamını bulacağını düşünmek istiyorum şimdi. Yazarken durum çok başka, bilirsiniz. Ölümün ve yitirmenin daha da insana koyduğu bir yaşa gelmemenin etkisi de vardır belki; bilmiyorum.

Yazdıklarınızda, çocukluğunuzdan ilk gençliğinize ve şimdiki yaşınıza uzanan  otobiyografik göndermeler de var, yanılıyor muyum?

Benim yaşamımdan kimi izler taşıdığı tespiti doğru sanırım. Birkaç öyküde ben de aynı şeyleri yaşadım ya da yaşamıştım dediğim olmadı değil. İki elin parmaklarına yaklaşan sayıda şiir kitabı yayınlamış biri olarak, düzyazısının her zamanki yaşamsal etkilerine karşı koyamamışım demek ki. Ama kendi yaşamımdan çok başkalarından dinlediğim, gözlemlediğim ya da kurduğum öyküler ağırlıklı bir yer tutuyor Hayat Siyah Ölüm Beyaz’da. Onları dönüştürüp, kendimin kılmış olmam bu hissi uyandırıyor olabilir. Bu öykülerdeki zaman zaman gerçeküstücü yaklaşım, dili çocuksu ve şiirsel de kılıyor. Dünyaya şaşarak bakmayı sürdüren yetişkin bir yazarın gözlemleri olarak okunabilir yazdıklarım.

Kitapta, teatral anlatımın apaçık sezinlendiği öykülere rastlanıyor. Sizin tiyatro ile olan bağınızı biliyoruz. Buradan yola çıkarsak tiyatro-şiir-öykü ilişkisini nasıl kuruyorsunuz kafanızda, bize açıklayabilir misiniz?

Tüm sanatlarda düzenleme benim için en önemli şey. Zeminim ne olursa olsun, anlatmak ve paylaşmak istediğim şeylerin bir tartım, tutum ve uyumla iletilmesi gerektiğini düşünürüm. Var kılmak istediğiniz yapının temellerinin sağlam olması, disiplininiz farklı da olsa, üretiminizin başkalarına iletilmesini sağlayan şeydir sonuçta. Sizden çıktıktan sonra elden ele dolaşacak olan bu ileti, var olduğu sanatsal disiplinin tüm savlarını da taşımalıdır. Onu başkalarından ayıran bu var olma halidir. Kuşkusuz her disiplinin kendine özgü yapı sorunları ve kullanılan malzemelerin belirleyici özellikleri ortaya konan yapıtın oluşumunda ‘olmazsa olmaz’ları vardır. Ama temel sorun (sanat yapıtında) ortaya koyduğunuz kavramın, yapıtla ve bu yapıtı var ettiğiniz disiplinde kavramlaşıp kavramlaşmayacağıdır. Gerisi teknik çözümlerdir. Bunun içindir ki, mümkün olduğunca sınırlarla çevrili yapıları, sınırsız sayılabilecek bir özgürlük duygusuyla çalışır; sonuçlarını ürün üstünden tartıştıktan sonra ortaya çıkarıp çıkarmamaya, paylaşıp paylaşmamaya karar veririm. Disiplinin adından çok yaptın kendi kaderidir beni ilgilendiren.

Bu öyküler bir yerde şiirsel metinler olarak da kabul edilebilir mi, ne dersiniz?

Bu beni rahatsız etmez en azından. Bu metinlere öykü deyip dememeyi uzun uzun düşündüm ben de. Kimileri tümden öykü sanatına sırtını dayıyordu, kimileri de hiçbir kaygı taşımaksızın dille ifade bulan, yazıyı düpedüz anlatmaya araç edinen bir bencilliği öngörüyordu. Kimi dize kırıntılarına rastlamak da olasıydı. Ama ok yaydan çıkmıştı bir kez. Anlatı örgünlüğü içermeyen ama içten içe bir söylem tutturmayı kendine iş edinen bu kurmaca metinler, dönüp baktığımda öyküsel tatlar da içeriyordu. Onun içindir ki, ‘kısa, çok kısa öyküler’ demekte bir sakınca görmedim. Hiç olmazsa alanı daraltırken, yeni alanlar da açabileceğini düşünmek ve ummak isterim. Bu da yeter!

Hayat Siyah Ölüm Beyaz, bir umutsuzluğun şifresiz hali sanki, bu ismi seçişiniz bir tesadüf olamaz…

Belki biliyorsundur, Hayat Siyah Ölüm Beyaz Beşiktaş takımını taraftarlarından bir grubun, Çarşı Grubu’nun bir sloganı. İlk duyduğum an kitabın adı oldu. Siyah ve beyaz karşıtlığı yaşam ve ölüm gibi. Üstelik kitapta Beşiktaş’ın hala sevilen siyahi oyuncusu Pascal Nouma’yı da konu edinen bir metin var. Siyah ve beyaz arasındaki rengi aramaya çalışırken yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi budan daha iyi ifade edecek bir şey bulamazdım gibime geliyor.

Kitabınızın sonunda, arka kapakta, küçük bir oyun var. “Bu kitap az satarsa kimse şaşırmayacaktı. Bu kitap çok satarsa herkes şaşıracaktı. Her iki durumda da hiç şaşırmayacak tek kişi var: YAZAR!..” diyorsunuz. Bu söz oyunu, günümüz kimi yazarlarının düştüğü bir kör kuyuyu işaret ediyor gibi… Bu oyunu biraz açabilir misiniz?

Bir oyundan çok, gizli bir mesaj olduğunu söyleyebilirim. Tabi ki okura, daha çok okura ulaşmak amacını taşıyoruz. Ama son on yılın değişen yayımcılık anlayışını, ucuzculuğu ve kitap adlarıyla belli satış rakamları yakalamayı hedefleyen yazarlık biçimi benim anladığım bir yazarlık değil.Yayımcılardan çok yazarların bu tuzağa yakalandığını işaret etmek istedim belki de.

2005 yılının ilk aylarında Yanlış At adlı kitabınız da yayımlandı. Yanlış ata oynamak bir tercih mi, şairin kaderi mi yoksa -şiirin kendisi mi yanlış at?

Düzyazılardan oluşan bir ara toplam Yanlış At. Ağırlıklı olarak şiirden söz açan yazıları içeriyor. Yazın yaşamımın büyük bölümünü şiir kapladı ve kaplayacak. Bu süre içinde şiir ve şiire olan ilginin (ya da ilgisizliğin) çeşitli hallerine tanık oldum. Yazdığım şiirler, kitaplarım, söyleşilerim, yazılar ve başkaları üzerine söylemeye çalıştıklarım, bir çoğumuzun başına geldiği gibi, genellikle sessizlikle karşılandı. Bu büyük ıssızlığın ortasında olmaktan mutlu olmasam da, belli bir olgunluğa aday olduğumu düşünüyorum. Başka sanatsal disiplinlerle olan ilgimin ve edebiyatı daha kapsayıcı olmaya çalışan bakışımın, güncel ve yığınsal ilgilere mahzar olamayacağı açık! İşte tam bu noktada, olduğum ve durduğumu var saydığım yer itibarıyle birilerine göre ‘yanlış’ım ve bundan gurur duyduğumu itiraf etmek isterim. Benim yanlış ata oynadığım çok açık, başkalarının da yanlış ata oymasını istiyorum belki de. Bana değil!

Yanlış At’ta yaklaşık 24 yıllık birikiminiz, kitap ve eleştiri yazılarınız yer alıyor. Anılarınıza kadar uzanıyor bu yazılar. Pek çok ünlü yazar yaşıyorken yayımlanmış hepsi. Yazıların sonunda yayım tarihlerinin olmaması ilgimi çekti. Geriye dönüp baktığınızda Yanlış At’taki yazılar sizi hüzünlendiriyor mu? Nasıl bir duygu onları, birebir tanıdığınız, evini ziyaret ettiğiniz, gözlerine baktığınız, konuştuğunuz, ama şimdi aramızda olmayan ustalarla ilgili dondurulmuş anlarınızı yeniden okumak?

Yaşamımda yer bulan insanlar (tanıdıklar, dostlar ve ustalar olarak ayırıyorum ben onları) Yanlış At’ın sayfaları arasında yaşamayı sürdürüyorlar, sizin de söylediğiniz gibi. Onların sözcükler, bakışlar ve kimi tespitler arasında nefes almaları beni gönendirir olsa olsa. Onların yokluğundan duyduğum ‘şey’e hüzün demek istemem asla… Onlarla daha çok zaman geçirmek isterdim. Yalnızca bu acıtıyor beni. Onları birazcık olsun tanıtabildiysem ya da tanıdıysam, birilerine bir şeyleri anımsatmak için aracılık edebildiysem ne mutlu! Gerisi boş…

Yanlış At’ta bir yazınıza şöyle diyorsunuz “Suç benimdir!” Yazmak, suçtan kurtuluş olabilir mi?

Bu sorunuzu yanıtlamak için düşünürken kitaplarıma verdiğim adlar düştü aklıma. İkili, üçlü ya da çoklu sözcük gruplarından mutlak bir tanesinin olumsuzluk barındırdığı ayrımsadım; son, siyah, felaket, tuzak, öteki, ölüm… Tüm bu olumsuz ya da ayrıksıymış gibi görünen tamlamalar bir suçluluk ifadesi olabilirdi, ilk okumada. Ama kuşatılmış ve örselenmiş bir kuşağın bireyi olarak, kendimle konuşmalarımın bir karanlık dehlizden geçtiğini gördüm hep. Zalimin bembeyaz kirliliğindense, mazlumun siyah önlüğünü yeğlerim. Ellerimi bu önlüğe silmeyi göze aldım. Suçsa suçtur. Razıyım!

Turgay Kantürk bundan böyle neler yazacak? Düzyazı ile olan bağınızı daha da güçlendirip farklı disiplinlerde eserler ortaya koymayı düşünüyor musunuz?

Evet, düzyazıyla olan ilişkim sürüyor hararetle. Ama öncelikle 1991’den bu yana yayımlanmış tüm şiirlerimi içeren bir toplam çıkacak yakında Sel Yayıncılık’tan. ‘Peri Çıkmazı’ adını taşıyan toplu şiirlerde yayınlanmamış dosyalar da yer alacak. Sürüp giden şiirlerin yanı sıra yeni hikayelerden olacak bir kitap ve şu furyanın bitimine denk gelir de ‘Siz de mi roman?’ sorusuyla karşılaşmayacağım bir zamana denk geleceğini düşündüğüm, bir roman üzerine çalışıyorum.

Bu siyah hayattan beklentileriniz neler?

Çok fazla beklentim yok açıkçası. Gün geçtikçe kendimi ve kimi yazarları Beckett kahramanlarına benzetiyorum. Sürekli bir boşluk! Sanırım ölüme kadar da sürecek bu…

Teşekkür ederim.

Ben de.

Söyleşi - Güven Turan

 

Güven Turan ile Söyleşi

Söyleşi: Kadir Aydemir

Güven Turan’ın yazdığı romanlar Üçlü adıyla yeniden kitaplaştı. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan kitapta yazarın, Dalyan (1978), Yalnız mısın? (1987), Soğuk Tüylü Martı (1992) adlı romanlarını bir arada bulmak mümkün. Bilindiği gibi Güven Turan, Dalyan ile 1979 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü almıştı. Kendisiyle Üçlü üzerine konuştuk…

-Üçlü’de, neredeyse sekiz dokuz yıl arayla yazılmış olan romanlarınız bir arada bulunuyor. Yazarlar yapıtlarına kendilerinden ve yaşadıkları dönemlerden çok şey katarlar, deriz hep. Sizin eserlerinizde de üç ayrı dönem -rahatlıkla- sezinlenebiliyor, öyle değil mi? Sizi bu üçlemeye götüren şeyler nelerdir?

Bu romanları bir “üçleme” oluştursun diye yazmaya başlamamıştım, onun için de “üçleme” demedim “Üçlü” dedim… Bir bakıma, Ortaçağ sonlarıyla Rönesans başlarında yaygın olarak görülen “triptych”ler gibi… Üç panodan oluşurdu bunlar ve orta bölmede Meryem (çocuk İsa’lı ya da İsa’sız) bulunur, iki kanatta bulunduğu yere bağlı olarak, kentin, kilisenin ya da sahibinin azizlerinin resimleri yer alırdı. Bosch, bu üçlü yöntemi tümüyle çılgın bir biçimde ele almıştı bugün, Madrid’de, Prado Müzesi’ndeki Dünyevi Hazlar Bahçesi adlı harika triptych’inde örneğin! Benim Üçlü, daha çok Bosch’un yapıtına benziyor! Bu üç roman, 1970 başıyla 1980 ortaları arasını belli bir bakış açısından, yansıtmaya çalışıyor.

-Üçlü’nün ve sizin ilk romanınız olan Dalyan’daki karakterlerde, hayata karşı bir boş vermişlik, duygu ve davranışlarda yer yer garip isteksizlikler gözlemliyoruz…

İlkgençliğimde Varoluşculuk’tan, Schopenhauer’den, Nietzsche’den, Kierkegaard’dan, Camus’den çok etkilendim ben… Bir de benim öyküleme tekniğim, dışardan bakma üzerine kurulu. Bakıyor ve yorumsuz yansıtıyor gizli anlatıcı romanları. Yorum okura bırakılıyor… Dalyan’ın adsız kişisi, gerçekten tepkisiz mı, tepkisizse, neden? Ben vermiyorum bu soruların yanıtını, okurun değerlendirmesine bırakıyorum.

-Yalnız mısın? romanının kahramanı Orhan’la, Soğuk Tüylü Martı’nın ana karakterlerinden Uğur’un yolları Yeniköy’de bir kahvede kesişiyor. İki roman arasındaki bu narin ayrıntı ile neyi vurgulamak istediniz? Bu geçişte bir soru işareti var mı?

Daha Dalyan’ı yazmaya başlamadan bir üçleme kurma niyetinde olmadığımı söyledim ama, Yalnız mısın’ı yazarken, Dalyan’la bağlantı kurdum. Örneğin Dalyan’da adsız kişi, güneydeki adsız şehirde (ki tümüyle kurmaca bir yer orası, başlangıçtaki Ankara’nın neredeyse milimetrik gerçek olmasına karşılık) otelde balkondan aşağıya bakarken alt balkonda bir kadınla erkek görür… İşte onlar, Yalnız mısın’ın Verda’sı ile erkek arkadaşıdır! Ve Yalnız mısın’da Orhan’ın gittiği Yeniköy’deki kahvehanede Soğuk Tüylü Martı’da Uğur aynı anda vardır! Bunlar, bir açıdan olasılıkların saçmalığı (Varoluşçu anlamda) üzerine benim bir tür dalga geçmem… Ciddi bir açıdan bakıldığında ise, Görecelik (Relativity) Kuramı ile de açıklanabilir… Nasıl isterseniz… Her ikisi de geçerli.

– “Üçlü değişim noktasında oluşumun
ben de yorgunum kendimi kendime gizlemekten”

yıllar önce yazdığınız bu dizeler Dalyan’ın yazıldığı zamana denk düşüyor. Üçlü sözcüğü romanların ortak adı için bir tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih mi? Bu üçgeni biraz açar mısınız?

Şimdi de Yaz Üçgeni diye bir roman yazıyorum! Hızla da ilerliyor… Üçgen, garip bir formdur. Hem sabit ve dengededir hem her an devrilebilir… Özellikle eşkenar üçgenler bende bu garip, ikilemli, ikircikli duyguyu uyandırır. Romanlarımda da bu ikilemli, ikircikli duyguları ele almayı seviyorum. Üçlü ilişkilerin dengesizliği gerçekte, biri sabit, ikisi değişken, ikili ilişkilerden kaynaklanıyor kanımca. Üçgen üstelik müthiş gergin bir form… Üçlü ilişkiler de böyle değil midir?

-Güven Turan, romanlarından insanlara nasıl bakıyor? Şiirlerinizdeki gözeneklerden mi yoksa kendi deyiminizle “Unutulmuş bir evin unutulmuş camlarından” mı?

Daha çok, bir kalenin mazgalından! Kierkegaard, “hüzün kalemimdir benim,” demiyor mu günlüğünde? Aragon da “mutlu aşk yoktur” demiyor muydu? En ala ala hey yaşıyor diye suçlanabilecek Soğuk Tüylü Martı’nın Uğur’un bile içinde ölüm içgüdüsüne bulanmış bir hüzün taşımıyor mu? “Unutulmuş bir evin unutulmuş camlarından” bakıldığında da aynı derecede uzaktır her şey. Aynı derecede “flu”dur… Sahi, bunlar benim insanlara bakışım değil, benim kişilerimin, insanlara ve dünyaya bakışlarıdır, aman karıştırmayalım bu iki bakışı!

-İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmiş bir yazar olarak, romanlarınızda İngiliz Edebiyatının özellikleri görülüyor mu? Örneğin cinayet olgusunu sıklıkla işlemeniz buna bir kanıt olabilir mi?

Evet, bu espriyi sık sık da yaparım: İnsan bir lise, iki doktora denemesi, bir yüksek lisans, bir lisans boyunca (toplam 10 yıl mı ediyor?) Shakespeare okumuşsa, şimdi de sık sık açıyorsa bu hazretin kitaplarının kapağını, hayatı cinayetsiz düşünemez elbette! Kaldı ki, kansız cinayetleri de az değildir hayatın! Hatta, kansız cinayetler daha bile ürkütücüdür. Şaka bir yana, bu üç romanda, toplumsal şiddetin bireysel dışavurumlarıydı, anlattıklarım. Kültürel yapılanması ne olursa olsun, bir yabancı da olsa, bir süre sonra içinde yaşadığı toplumdan arınamaz hiç kimse. Birey, en eğitimlisinden en eğitimsizine, sosyal olarak en yükseğinden, en yoksuluna, toplumla aynı yapısal özellikleri taşır bence.

-Romanlarınızda bazen düzyazıdan koptuğunuz ve şiir diline çok yaklaştığınız oluyor… Bazen şair kimliğiniz ön plana çıkıyor sanki…

1959′da, daha edebiyatçı olmaya karar vermem bir yana, aklımdan bile bunu geçirmezken, çok yakın aralıkla, Yaşar Kemal’in İnce Memet’ini ve Faulkner’in “Delta Autumn”unu (Delta’da Güz), Virginia Woolf’un Deniz Feneri’ni okumuş ve bu yapıtların betimlemeleriyle, hele hele ilk ikisinin girişleriyle büyülenmiştim. Romanı şairce yazmayıp romancı gibi ve romancı olarak yazmaya çaba gösteririm. Gene de özellikle betimlemelerde, görsel dil, şairliğimi yardıma çağırıyor sanırım.

-Üçlü’de yer alan üç romanda da erotizmi kullanış şekliniz göze çarpıyor. (Ateşli sevişme sahneleri, baştan çıkartıcı oyunlar vb.) Kimi şiirlerinizde de lirik bir dille erotizmi işlediğiniz olmuştu… Güven Turan için edebiyatta erotizm nerede saklanıyor?

İnsanın doğasında! İnsanı insan yapan öğelerden biridir, cinselliği doğal üreme içgüdüsünden sıyırıp, salt çiftleşmeden çıkartıp, onu saf haz duygusuna dönüştürmesi. Cinsellikteki saf haz duygusudur işte bence erotizm. Erotizmdeki saflık çocukça bir saflıktır, bir oyun saflığıdır. Cinsellik oyunbazlığını, saflığını yitirdi mi yaratıcılıkta, pornografiye dönüşür. Şunu da belirteyim, ben pornografiye de karşı değilim. Yetişkin insanlar arasında karşılıklı kabul üzerine kurulu her türlü cinsellik deneyimi, bireysel özgürlüğün temellerinden biridir kanımca.

-Bir şiirinizde “Aynı izlerden geçmemek için / Gözlemle yetindik denemedik betimlemeyi” diyorsunuz… Romanlarınızla aynı yıllarda yayınlanan diğer romanlar hakkında kısaca ne düşünüyorsunuz? Ötekilerin betimleme sanatını başarılı bir şekilde kullanabildiklerine inanıyor musunuz?

Ben hem şiirimde hem anlatımda (öyküde ve romanda) genel eğilimlerden, kabul gören yaklaşımlardan özellikle kaçmayı seçtim. Dalyan, 1978’in son aylarında çıkmıştı; 1976′da yazmaya başlamıştım… Bu romanımdan bugüne gelen süreç içinde elbette çok sevdiğim, önemli bulduğum, hatta okuyunca sarsıldığım pek çok kitap çıktı… Özellikle betimlemelerine takıldıklarım oldu mu? Anımsamıyorum şimdi.

-Güven Turan sonrası için neler hedefliyor?

Üçlü’nün yayımlanışı galiba etkiledi beni, yeniden roman yazma heyecanı verdi… Yukarıda da söyledim ya, yeni bir roman yazıyorum şimdi: Yaz Üçgeni. Niyetim, önümüzdeki yıl bitirip, çıkartmak bu romanı. Şimdilik iyi gidiyor. Bakalım… Bu konuşma hep roman üzerine oldu, romanla da kalsın, şiir çalışmalarımı karıştırmayayım buraya…

Söyleşi - İzzet Yasar

İzzet Yasar / Dil Oyunları

Şair İzzet Yasar ile, şiir kitabı Dil Oyunları üzerine konuştuk.

Söyleşi: Kadir Aydemir


Kanama’dan Yeni Kuş Bakışı’na, Ölü Kitap’tan Dil Oyunları’na İzzet Yasar. Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan şiir kitabınız Dil Oyunları’nın rötar nedenlerini bize açıklayabilir misiniz?

Rötar niye?… ben bir süre edebiyattan uzaklaştım. Sinema sanatına ilgi duydum. Sinema üstüne denemeler yazdım. Bu yazılar Balta/zar adıyla yayımlandı YKY’den. Senaryolar da yazdım. Onların gerçekleşme imkânı olmadı ama yazmam gerekiyordu ve yazdım. Zaten ben, şiiri bir edebiyat türü olarak görmüyorum.

Neden?

Çünkü nasıl ki maddenin katı, sıvı, gaz gibi halleri varsa sanatların da bir şiir hali olduğuna inanıyorum. Sinema mesela bir sanattır, ama aynı zamanda da bir aygıttır. Sinema ile bir tıp eğitim filmi de çekilebilir. Ama bence sinemanın bir de şiir hali vardır. Mesela Godard’ın ya da Bresson’nun filmleri buna örnektir. Bu nedenle kendimi şiirden uzaklaşmış saymıyorum, çünkü bu dönemde sinemanın şiir haliyle ilgilendim.

Bu kitabınızda da kendinize has şiir üslubunuz, dil işçiliğiniz sürüyor. Dil ile oyun İzzet Yasar için olmazsa olmaz mı?

Kanama’da çok dil oyunu yoktu, Yeni Kuş Bakışı’nda da pek yoktur. Çünkü o zamanlar şiirle insanlara bir şeyler öğretebileceğimi sanıyordum, böyle bir yanılsama içindeydim. Sinema yönetmeni Andrey Tarkovskiy’in de dediği gibi insanlık son 3000 yılda hiçbir şey öğrenemeyeceğini ispatlamıştır. O yüzden dil oyunları oynamayı daha doğru ve keyifli buluyorum. Normal bir dil bir şey öğretmek için kullanılır. Bir mesaj çıkacaksa benim şiirimden, bu, mısraların arasından okura geçecek olan bir duygu, bir tavır olabilir sadece.

Dil Oyunları’nda yer yer toplumsal hayatı sorgulayan, yakın tarihe göndermeler yapan bölümler var. Devlet ile, sistem ile çekişmeler yaşayan dizeler bunlar… Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Tabii ki devletle, sistemle bir sorunum var. Türkiye aslında feodal bir ülke. Senyörün yerinde asker-sivil bir çekirdek grup var. Vasaller, yani siyasi partiler, feodal senyörün icazetiyle sırayla iktidara geliyorlar. Kendilerinin ve onları destekleyen çevrelerin çıkarlarına uygun icraatları yaptıktan sonra yerlerini başka bir vasale bırakıp gidiyorlar. Böyle bir feodal sistemde, rüyasında demokrasi olduğunu gören böyle bir yapıyla, benim problemim olması doğaldır. Bu sistem bana oyun oynuyor, ben de dil oyunları oynuyorum.

Pek çok insanın (okur ya da yazarın) bilmediği, akıllarına bile gelmeyecek sözcükleri şiirlerinizle dolanıma alıyorsunuz. Bu ilgi ne zaman, nereden başladı sizde, dilinize bu sözcükler nasıl yapıştı?

Ben bunu önce Mustafa Irgat’ta gördüm. Onun yüzlerce sözlüğü (tarama, argo, mitolojik vs.) didikleyerek nasıl ciddi bir şekilde – adeta bir mühendis gibi- şiir çalıştığını gördüm. Ve böyle bir çalışmanın şiire neler kazandırabileceğini gördüm. Tıpkı, bir bestecinin aradığı notayı bulması gibi, aradığınız bir kelimeyi herhangi bir sözlükte bulabilirsiniz. “Şiir kelimelerle yazılır” diyen Mallarmé de böyle çalışırdı şiire. Ayrıca, bu yöntem, bana saldırgan ve müstehcen olma imkânını da veriyor. Özellikle yakın tarihimiz bence müstehcen bir tarihtir. Ve onu kurcalarken benim de müstehcen ve muzır olmak hoşuma gidiyor. Yani bu kelimeler benim bu oyunu oynamamı kolaylaştırıyor aynı zamanda. İnsanları bu yolla rahatsız etmek istiyorum. Çünkü insanlar fazla rahat! Rahatsız edilmeleri gerekiyor…

“Uçsuz budaksız” bir şiir evreniniz var… Günlük yaşamınızda sözcüklerle aranız nasıl? Bir reklam tabelası, bir duvar afişi gördüğünüzde sözcüklerden etkilenip kurmacalar yapıyor musunuz zihninizde? Sözcükler sizi rahat bırakıyor mu?!

Benim kelimelerle böyle bir problemim yok. Ben bu anlamda bir edebiyatçı değilim. Yani bütün evreni kelimelerden ibaret bir şair değilim. Dünyayı sadece şiir açısında gören biri değilim. Daha çok, kutsal kitaplardan, tarih kitaplarından ve günlük hayattan çıkarıyorum mısraları. Kelimeler, şiirin duygusu, fikri oluştuktan sonra, şiiri inşa çalışması sırasında inşaat malzemesi olarak bir değer kazanıyor benim için.

İlhan Berk sizin şiiriniz için “Bir başına, kapalı, çetin, lanetli bir şiiri sürdürüyor” diyor. Lanetli bir şiir mi sizin şiiriniz, öyle ise, şiirinizi lanetli yapan şeyler neler?

Bunu bir başıma sürdürmüyorum; Mustafa Irgat’la beraber sürdürüyorum, Ece Ayhan’la beraber sürdürüyorum. Lanetli olup olmadığını da bilmiyorum şiirimin. Sanırım, Rimbaud için kullanılmıştı lanetli şair tanımı. Rimbaud zaten kendi kendini lanetlemişti metinlerinde… Sonra da hayatında…

Peki siz Rimbaud’dan etkilendiniz mi?

Çok etkilendim. Mesela “La chanson de la plus haute tour” ismindeki şiir ve onunla aynı dönemde yazılmış birkaç şiir beni çok etkilemiştir. Ama ben, Rimbaud’nun yaptığı gibi hayatında da kendini lanetlemiş birisi değilim. İlhan Berk iltifat etmiş, sağ olsun…

Dil Oyunları, diğer şiir kitaplarınız ve öykü kitabınız da dahil olmak üzere, sanatınızla anlaşılma-anlaşılmama isteğiniz hangi yönde? Anlaşılmamak gibi bir kaygınız oldu mu?

Şiirin anlaşılması, bir makalenin anlaşılması gibi değil. Şiiri anlamak demek, altında yatan entelektüel emeği okumak ve bundan zevk almak demektir bence. Ben yine sinemadan örnek vereceğim: Mustafa Irgat, bana, bir şiire bakmakla bir filme bakmak arasında fark olmadığını da öğretmiştir. İyi bir filmi anlamak, onun konusunu, olayların akışını anlamak değildir aslında. Onun arkasında yatan yaratıcı emeği okuyup ondan tat almaktır asıl önemlisi. Şiir de film gibi imgelerle yapıldığı için ona da böyle bakılmalı. Şiiri, bir filmi, tabloyu, müzik eserini anlar gibi anlamaya çalışmalı.


E Dergisi'nde yayımlanmıştır.

Söyleşi - Metin Celal

 

Metin Celâl / Gitmek Zamanı

Söyleşi: Kadir Aydemir

Metin Celâl’in romanı Gitmek Zamanı, Gendaş Yayınları’ndan Mart 2003’de çıktı. Yazarla ‘roman’ ve ‘gitmek’ kavramları arasında kısa bir gezinti yaptık.

-‘Gitmek’ çok çağrışımlı bir sözcük. ‘Gitmek’ ne demek ve bu melankolik yolculuğun nerede biteceği -‘Gitmek Zamanı’ndaki gibi- belirsiz mi sizin için?

Gitmek arzusu, içinde birçok başka duyguyu da barındırıyor. Bir kere ayrılık var. Sevdiklerinizi ardınızda bırakıp gidiyorsunuz. Ve tabii terk etmek… Bu hem kişileri; dostları, arkadaşları, akrabaları terk etmek, hem de evinizi, sokağınızı, kentinizi ve yurdunuzu… Giderken yanınıza alamayacağınız her şey geride bıraktıklarınız oluyor.
Bu romanda “gitmek”, insanın kendini tüm varlığıyla terk edip yeni bir yerde, yeni bir insan olarak, yepyeni yaşam şartları ve ilişkilerle yeniden doğması demek. İnsanoğlu kendi benliğinden gelen mutsuzluğu, bunalımı bulunduğu yerden giderek, kaçarak çözeceğini sanıyor. Sorunun çözümünün kendi içinde değil de dışarıda olduğunu sanıyor. Gitmeye alışmış bir insan sorunlarını çözemediği müddetçe sürekli kaçacak, yer değiştirecek, yeniden ve yeniden hayatını kurmaya çalışacaktır. Çünkü kendiyle yüzleşmekten korkmaktadır.

-‘Gitmek Zamanı’ndaki karakter, sizce neyi arıyor kitap boyunca -bunu çok merak ettim-, kendi kaderini mi, düşlediği sevgililerini mi, yoksa kaybettiği zamanı mı? Yersiz yurtsuzluğunun ve hayata tutunamayışının sebebi nedir?..

Bireyin temel sorunlarından biri kendinden hoşnutsuzluğu olsa gerek. Hemen hiçbirimiz kendimizden memnun değiliz. Bu en azından düşünen ve sorgulayan insan için geçerli. Tabii kendimizi sorgularken sorunun içimizden değil de dışarıdan geldiğini düşünüyoruz çoğunlukla. Mekânın ve ona bağlı olarak ilişkilerin değişmesinin bizi ferahlatacağını düşünüyoruz. O nedenle de gitmek istiyoruz. Bulunduğumuz yeri terk edip yeni bir yerde, yeni ilişkiler ve insanlarla varolursak sorunlarımızı çözeceğimize inanıyoruz. Bence, romandaki karakter huzur ve güven peşinde. Kendiyle barışıp, mutlu olabileceği bir yeri arıyor. Bu da doğal olarak kaçışı gerektiriyor.

-Engin, kitap boyunca monologlar şeklinde düşünmekte. Sürekli kafasında bazı soru işaretleri var, kendini, insanları sorguluyor, geçmişi fazlaca anımsıyor ve ayrıntıları kaçırmıyor…

Gitmek Zamanı’nın kahramanı, birçoklarımız gibi düşünen ve sorgulayan biri. İnsan yalnız kaldığında bu sorular, sorgulamalar doğal olarak daha da yoğunlaşıyor. Hele, yeni bir ülkede, yeni bir hayata başladığını göz önüne alırsak, hayatını, ilişkilerini ve geçmişi sorgulaması çok normal. Kitabın bir yerinde, kahramanlardan biri, “Sürgün hatırlamaktır,” diyordu. Sanıyorum, kahramanımızın sürgünde olması, hatıralarının üzerinde daha da yoğunlaşmasına neden oluyor. Bir yol ayrımında ve geride bıraktıklarıyla hesaplaşıp onları tamamen tarihe gömmek gibi bir tavrı var sanıyorum.

-“Kıyıda bir banka oturmuş, denize, karşı kıyıya bakmıştım. Kendimi özgür ve mutlu hissetmiştim. Ren’in gri suyuna bakarken de benzer bir durumda olduğumu düşündüm. Yine kaçmıştım. Aradaki ayrım mavi ile grinin farkı kadar belirgindi. O gün ne denli umutluysam, bugün de o kadar umutsuzdum.” Romanınızın 25. sayfasında yakaladım bu cümleleri. Belki de kitabın özetini, ne dersiniz? Neden umutsuzluk yaşanıyor sürekli? Ayrıca, umutsuzluğun kendi romanınız dışında, üretilen güncel eserlerde de yaygınca işlenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gitmek, kaçmak arzusunun sonuçlandığı bir noktada orada, o nehir kıyısında bankta oturuyor Engin. Bildiğiniz gibi umut etmek her zaman umut edilene ulaşıldıktan sonra yaşananlardan daha iç açıcı bir şey. Günlerce, belki aylarca “gitmeliyim, kaçmalıyım buralardan” diye düşündükten sonra, kaçmış, amacına ulaşmıştır. Ama, gerçeğin soğuk yüzü esas o zaman ortaya çıkmıştır. Kaçmayı düşünmüştür, ama kaçtıktan, gittikten sonra neler olacağını, neler yaşayacağını, başına neler geleceğini enine boyuna tartmamıştır. Hedef önemlidir, hedefe ulaştığında tüm sorunların çözümleneceğine inanmıştır. Bir anlamda gitmek, ulaşmak istediği yer bir “düşülke”dir. Tabii, oraya varınca gerçeklerin hiç de düşlediği gibi olmadığını görür. Ülkemiz kendi vatandaşları için hiç de iç açıcı bir yer değil. Yaşama koşullarına bakmak bile yeterli. Bir ömrü “bir şeyler değişecek, sonunda mutlu olacağız” duygusuyla yaşamış ve hiçbir şeyin olumlu yönde değişmediğini, aksine kötüye gittiğini yaşamışsanız umutsuzluğa kapılmanız normal diye düşünüyorum. Bu anlamda, insanların yaşadıkları bu duyguların eserlere yansıması kaçınılmaz. Sonuçta eser hayatın aynasıdır. Tabii onu nasıl yansıtır, ayrı bir tartışma konusu.

-“Romanda yüzde yüz gerçeklik aramak çok yanlış. Bana göre bir roman, sadece romandır. Benim yazdığım romanın da bu şekilde değerlendirilmesini istiyorum,” demiştiniz, ilk romanınız ‘Ne Güzel Çocuklardık Biz’den sonra sizinle yapılan bir söyleşide. Aynı soruyu sorsak, aynı cevabı mı alırız? Yüzde yüz gerçekliğin kurmaca bir eserden zayıf ve güçlü olan yönleri nelerdir sizce?

Bence, anılar, biyografiler bile yüzde yüz gerçekliği yansıtamaz. Onlar ancak belleklerde kalanlardan ibarettir. “Yüzde yüz gerçek” diye bir şeyin olabileceğine inanmıyorum. Gerçek kişiden kişiye, konumdan konuma ve tabii zamana göre çok değişkendir. Bugün çok önemli ve çarpıcı olan, altı çizilmesi gereken bir olgu yarın sıradan ve anlatılmaya değmez bir hal alabilir. Roman bir sanat eseri olarak, bence, öncelikle estetik özellikler taşımalı. Kendi içinde özgün olmalı. “Yaşadığım şeyleri anlatmalı, gerçekleri göstermeli, insanlara iletmeliyim” duygusuyla yapılan çalışmalarda ister istemez sanatın arka planda kalacağına inanıyorum. O bakış açısında roman yazmak, tüm diğer sanat dallarında olduğu gibi amaç değil, araç olur. Sonuçta ortaya çıkan da bir sanat eseri olmaz. Romanın bir edebiyat dalı olarak belli kuralları var. Kurmaca, öykü, anlatım, dil gibi unsurları göz ardı edemezsiniz. Anıda, biyografide kurguya yer yoktur, çünkü gerçekler vardır. Onların tam ve doğru olarak yansıtılması önemlidir.
Ben romanın hem kurmacayı hem de gerçekliği içerdiğine inanıyorum. İnandırıcı olduğu oranda okuyucu indinde gerçektir de. “Bunlar gerçek hayatta yok!” diye bir cümle doğrusu çok komiğime gidiyor. Bence doğru cümle, “Hiç de inandırıcı değil,” olmalı. Bire bir gerçekliğin romana yansıması kural olsaydı ne fantastik roman olurdu, ne bilim kurgu, hatta ne de polisiye… Eh, o zaman da okuduklarımız kuru belgesellerden öteye geçmezdi.

-‘Gitmek Zamanı’ dediniz, ilk romanınız ‘Ne Güzel Çocuklardık Biz’den sonra. Bu yeni romanla birlikte, “Şiirden bir kopuş yaşamaya başlıyor Metin Celâl,” diyebilir mi insanlar, derlerse buna vereceğiniz cevap nasıl olur?

Şiir her zaman, ilk ve en önemli uğraşım oldu. Lise yıllarından beri şiir düşünüp şiir yaşamadığım anlar çok azdır. Romanı, bu şiir uğraşım içinde, soluklanma zamanı olarak değerlendirebiliriz sanırım. Roman yazarken de şiirden kopmuyorum. Roman yazmamın en önemli nedenlerinden biri şiir dışında ifade alanları aramak olsa gerek… Şiir, bildiğiniz gibi az sözle çok şey ifade etme sanatıdır. İmgelerle yazıldığı için de okuyucunun yaşadığı çağrışımlara olabildiğince açıktır. Bunun yanında şiir, yazan ve okuyan açısından sıkı bir disiplin. Bazı konuları şiir dışında ifade etmenin beni rahatlatacağını düşündüm belki de… Roman, şiire göre farklı olanaklar getiriyor, diğer yandan da anlam oldukça belirli ve sınırlı. Kurgusal bir sanat eseri. Oysa şiir kurguyu kaldırmaz, doğasına aykırıdır. Kurmak, onu geliştirmek farklı bir duygu yaratıyor.

-Artık Metin Celâl’e ‘romancı’ denmesinin zamanı geldi mi sizce? Şairler roman sanatına garip bir ilgi duyuyorlar, değil mi?

Şairler, sanatçılar arasında, sanıyorum denemeye en açık kesim. Denemek, aramak, yenilikler bulmak şiirin özünde olan şeyler. Şiir, bu haliyle türler arası, metinler arası ilişkilere de açıktır. Şiire tür olarak yakın olan edebiyat dalları, sanıyorum, öykü ve denemedir. Roman onlara göre çok daha farklı. Şairlerin romana ilgi duymasının nedeni de sanıyorum romanın bu kendine has farklı yapısı. Şairin her zamanki yazma disiplinine ters, bu haliyle çekici geliyor olabilir. Benim romancılığıma gelince, kendi kendime herhangi bir yafta yapıştırmak istemem. Gerçek anlamıyla bir roman yazmayı başarabilmişsem buna okuyucu ve eleştirmenler karar verecektir, ben değil.

Gitmek Zamanı, Metin Celâl, Roman, Mart 2003

Söyleşi - Halil Gökhan

 

Halil Gökhan / Zehirli Dil

Söyleşi: Kadir AYDEMİR

Konuşmak, her şeyi ama her şeyi anlatmak ve kurtulmak isteriz bazı şeylerden. Bunlar suçlarımızdır bazen, bazen de en büyük günahlarımız. Ama kime neyi anlatabilirsiniz bu kanlı evrende, ağızdan çıkan söz sizi yeniden kutsar mı dersiniz?

Halil Gökhan, ilk romanı Yedinci’den sonra Konuşan Kadın adlı ikinci eserini yayımladı bugünlerde. İkinci roman, ilkinin tersine, sinematografik özelliklerden fazlaca arınmış, felsefi ve psikolojik bir altyapıya sahip, irkiltici, yer yer de sivri dille yazılmış. Konuşan Kadın on bölümden oluşturulmuş. On bölüm, günah dolu on gün anlamına da geliyor kitapta. Kadın karakter Alev İpek, belki de yeryüzünde içini dökebileceği son insan olarak seçtiği modacı Leon Ziya’ya on günlük gelgitlerle ‘her şeyi’ anlatıyor. Meşum bir karşılaşma sonrası iki insanın da yaşam çizgileri iç içe geçecektir… Bu arada Alev İpek’in yazarın ilk romanı Yedinci’de de önemli bir şekilde rol alışı garip bir rastlantı olsa gerek…

Alev İpek karakteri zor bir kadın, ağır travmatik bir kişilik örneği. İçinde gizli bir katil var ve şiddet onun için günlük yaşamın içine serpiştirilmiş ve her an ortaya çıkabilecek bir olgu. Seviştiği bir adamı gözünü kırpmadan öldürebiliyor; dudaklarına sürdüğü zehirli bir ruj ile bir erkeği en mutlu anında yok edebiliyor! Her şeyden önemlisi ise Leon Ziya’yı seçişi olmalı. Seçtiği bu modacıdan ilk ve son bir isteği var: Dudaklarının dikilmesi!… Dudak dikme operasyonunu gerçekleştirmesini istediği, romanın diğer ana karakteri Leon Ziya’dan da bahsetmeli biraz… Leon Ziya, annesinden kalma mesleği devam ettiren bir modacı. Nişantaşı’nda bir dükkânı var ve durumu oldukça iyi. Kadınlarla herhangi bir ilişki yaşamamış o yaşına dek. Annesi öldükten sonra garip bir psikolojiye kapılıyor ve kendini, cinselliğini, yaşamı sorgulamaya başlıyor. Çarpık gelişen cinsellik, Leon Ziya’nın kişiliğinde kalıcı yaralar açmış, monologlarda bu rahatsızlığın emarelerine kolayca rastlanabiliyor. Zaten kafası karışık olan Leon Ziya, modaevinin kapısını açıp içeri giren Alev İpek’in sözleriyle başka bir boyuta geçecektir.
Alev İpek, konuşmaya ve şiddete susamış birisi, fakat ilginç bir şekilde daha önce içini ‘boşalttığı’ birçok insanı acımasızca öldürmüştür. Leon Ziya büyük bir sükûnetle dinler kadını, onun ağzından çıkan her söz, aslında bir günahın ya da cinayetin ipuçlarıdır. Günler boyunca bu sohbetler devam eder, her anlatış bir günah çıkartma eylemine dönüşmektedir.

Halil Gökhan romanda ayrıntıları verirken, okurla karakterler arasında garip bir bağ kurmak istemiş olmalı: Ağzından kötülük saçılan bir kadın, tüm kinini kusarak, her şeyi bir bir anlatırsa, işlediği tüm günahlardan azat edilebilir mi? İnsan ağzından çıkan şeyden nasıl kurtulur? Yoksa sonsuz bir döngü müdür tüm yaşananlar? Suç-ceza yörüngesinde bir kadın ve erkek karakterle, sadece onları kendi kendilerine konuşturarak roman yazmak günümüz yazarlarının tercih ettiği bir stil değil oysa. Halil Gökhan bence zor olanı seçmiş ve modayı, tarihi, felsefeyi, kutsal öğeleri harmanlayıp karakterlerin psikopatolojik yapısına dayanarak ‘edebiyat’ yapmış!
Konuşan Kadın, genel olarak yukarıda bahsettiğim izlekle kaleme alınmış. Yazarın kutsal kitap okumaları yaptığı da rahatça göze çarpıyor kitapta. Alev İpek’in, suskun celladı Leon Ziya’dan ağzını dikmesini istemesiyle başlayan yolculuk, Leon Ziya’nın Alev İpek’i, sürpriz bir şekilde, yani şaşırtıcı bir sonla öldürmesiyle bitiyor. Ama günahlar bitmiyor…

Konuşan Kadın, ilk kitabınızın tersine, sinematografik özelliklerden fazlaca arındırılmış bir görüntü romanı. İki kitap arasındaki en belirgin bağ, kadın karakter olan Alev İpek. Neden aynı karakteri kullandığınızı merak ediyorum. Bu bir rastlantı olmasa gerek?

Evet, Alev ilk romanımın baskın karakteri. Ama bu romanda onu daha da soydum. Çünkü işlediği günahlar yeterince açık değildi ilk romanda. Bunları aslında ben de bilmiyordum. Yazarken öğrendim. Aslında Alev’in bu romanda başka bir karakter taşıdığını, ama ilk romandan kalma bir aşkla onunla ilişkime –zoraki olarak da olsa- devam ettiğimizi söyleyebilirim. Hep okurlar mı roman karakterlerine âşık olacak? Yazarlar da olamaz mı? Ama bu aşk maalesef bitti “Konuşan Kadın”da. Neden mi? Okuyanlar anlayacaklar…

Alev İpek, romanda hiç durmaksızın kendisini anlatıyor. O, hem konuşmaya susamış bir cani, hem kendini yer yer kaybeden bir katil, hem de tüm seksapelini kullanarak avını baştan çıkartan, seviştiği erkekleri öldüren bir kadın. Tehlikeli bir çizgide konuşup duruyor ve onu dinleyen ünlü modacı Leon Ziya sadece düşünüyor. Leon Ziya’ya neden dilsiz bir rol biçtiniz?

Kadının yanındaki erkeğin aslında “olmadığını”, insani varoluşunun eksik olduğunu düşünmüşümdür hep. Bunun nedenleri arasında kadının baskıları geliyor elbette. En başta da cinsel baskı. Kadın toplum içinde objeleşmiş bir varlık. Erkeğin cinsel objeleşmesi neredeyse sadece eşcinseller için var artık. Demek istediğim erkekler çıplak erkek objesinden kaçma eğilimindeler kimyaları gereği. Bu yüzden meydan çıplaklaştırılmış kadın objesine kalıyor ve bunun bir bombardıman efekti yarattığını düşünüyorum erkek üzerinde. Libidosu devam uyarılan bir erkeğin de sosyalleşemediği ve hatta “yurttaş” olamadığı ortada. Ve de kullanıma açık hale geliyorlar hemen kadınlar tarafından. Leon sanırım bu içsel bilgilerim yüzünden dilsizleştirildi. Zira hızlı bir erilleşme sürecinin de başlangıcıydı Alev’in ziyareti.

Peki, romanınızın kapalı bir alanda, on gün gibi bir anlatı sürecinde, iki ana karakter üzerinde gelişiyor olması sizce bir risk midir? Ve kısa, ama vurucu cümlelerde şiir sanatının eksiltili anlatım tarzına yaklaştığınızı söyleyebilir miyiz?

Şiir yazmak roman için büyük bir potansiyel. Bunu, romanda dünyada yaşanan genel teknik tıkanmalar adına söylüyorum. Şiirsel dil ve şiirsellik romanı başka bir yüzyıla taşıyabilir. Ama sayıklamalar yüzyılını geride bıraktık. Artık daha çok gerçekliğe ve bilgiye sahibiz. Şimdi bunları nasıl katalize edeceğiz? Ve ayrıştırıp çözümleyeceğiz? Şiirsellik bu sorunların anahtarı gibi görünüyor bana. En az bir sporcu ve bir sinemacı kadar teknikler üzerinde düşündüğümü kafa yorduğumu düşünüyorum. Ve romanın kısa bir zaman ve dar bir mekânda hapsolmuş halini de zaten şiirsellik yoluyla aşarak birşeyler söyleyebildiğini…

Konuşan Kadın’da aslında kitabın yükünü çeken, biraz da erkek, yani Leon Ziya değil mi?

Kitabın yükünden başkahramanı yani aynı zamanda anlatıcıyı anlıyorsak bu dediğiniz doğru. Anlatmak tanrısal bir pratik. Dinlemek diye bir kayıt yok aslında kutsal metinlerde. Yani anlatmak son derece erkil bir yol yöntem. Anlatırken bir iktidar oluşturuyorsunuz. Ama kadının cinselliğinin bütün anahtarlarını içeren konuşma karşısında anlatmanın gene de suskun olduğunu düşünüyorum. Tanrı gibi. O suskuındur. En az kutsal kitaplar kadar. Onları ancak insanlar dillendirebilir.

Konuşan Kadın’da kutsal kitap okumalarınızın izlerini görmek mümkün. Yaşama ve ölüme dair bilgece sözler yerleştirilmiş sıradan anlatımların içine. Karakterlerin kendilerini anlama, açıklama ve kendilerini cezalandırma süreçlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Biraz da sizin dünyaya bakış açınız değil mi romana yansıyan?

Kutsal kitapları bir roman gibi elime alarak asla okumadım. Başka notlar ve referanslardan bir başka referans olarak kutsal kitaplara geldim. Bu parçalı bohça okumalara belirgin bir endişe hâkimdi. Her ne olursa olsun oradaki metinler en kötü ihtimalle insanın çok üzerindeki hayali bir erke öykünerek yazılmıştı. Dünyaya ve evrene bakınca insanın içine dolan korkuyu bu öykünmeye dönüştürmesi, yukarılardan geliyormuş gibisine kendi sesini “yüksek bir rakımdan” dinlemesi gerçekten çok ilginç. Kendi gücünün yansımasına duyulan bu aşkta Narkissos’tan ilkel izler bulmak da mümkün. Aynayla karşılaşanın tanrı kesilmesi bu dünyanın önemli bir yasası olmalı.

Kıbrıs’ta Olmak ya da Olmamak

 

Kıbrıs’ta Olmak ya da Olmamak

An itibarıyla Kıbrıs’ta ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampusu’ndayım. Burası Güzelyurt’a bağlı Kalkanlı Köyü’nde, tepede, yalnız bir okul. Etrafı kocaman bir ova ile çevrili, biraz arkasında köy var. Sessiz sakin bir yer. 7 Ocak 2013, seyir defterime – sevgisiz günlüğüme not düşüyorum. Burası kederli bir yer; Kıbrıs benim için tam bir hayal kırıklığı. 

Burada çok fazla gezme, dolaşma imkânım olmadı. Çeşitli gözlemler yaptım. Burada durum pek iç açıcı değil… 

Her şey İngiliz stili, trafik – araçlar vs. Tabelalar Türkçe ve Rumca. Gençler “köpek yarışı” ve “araba yarışı” hastası. Toplu ulaşım zayıf, eksik ve pahalı. Bir saatten sonra hiçbir yere gidip gelemiyorsunuz. Dil deforme olmuş, İngilizce sözcükler egemen. Tabii tüm bunlar benim eksik kalan gezi ve gözlemlerime göre böyle, umarım yanılıyorumdur. İnsanlar “geçinemiyoruz” diyor, onlara Türkiye’deki hallerden örnekler veriyorum ama pek inandırıcı gelmiyor. En düşük emekli maaşı 1100-1200 TL civarında, ülkemizde ise 750-800 lira sanırım. Geçinemiyoruz diyen herkesin altında arabası var, burada arabasız yaşamak sanırım olanaksız (!?)…

FİKRET DEMİRAĞ’DAN BUGÜNE

Kıbrıs deyince aklıma birkaç isim geliyordu hep, burada da onlardan birini yâd ettim kendi kendime. 90’lı yılların ilkyarısından sonuna dek Kadıköy’de Benusen Meyhanesi ve Haydarpaşa Tren Gar Meyhanesi’nde sohbetler ettiğimiz, rakılar içtiğimiz, şiir üzerine konuştuğumuz Fikret Demirağ’ı andım burada. Fikret Abi nasıl güzel bir insandı. Kıbrıslı Türk şiirinin en iyi kalemlerinden biriydi. Bir anda aramızdan ayrıldı gitti; burada insanların o “farklı” şivesini uzun süre duyunca, onu daha iyi anladım. Gülümsedim.

Buraya gelmişken görüşüp sohbet etmek istediğim insanlardan ikisi de Neşe Yaşın ve Mehmet Yaşın’dı, ama zamansızlık ve sanırım aynı anda farklı yerlerde olmamız yüzünden görüşemeden adadan ayrılacağım. Neyse, sağlık olsun, bir gün yeniden görüşürüz elbet.

ODTÜ DE OLMASA

ODTÜ Kuzey Kıbrıs yerleşkesi buraya can katan bir yer. Burası güvenli bölge… Burası buralar için bulunmaz bir nimet. Modern, çağdaş bir yapı; akılcı, paylaşımcı bir ortam. Sessiz sakin bir okul ODTÜ. Kütüphanesi çok hoşuma gitti. Binlerce kitap ve DVD arasında gezindim durdum. Yitik Ülke Yayınları’nın kitapları ODTÜ Ankara kütüphanesinde mevcut ama burada hiçbiri yok, kütüphane sorumlusu ile en kısa zamanda biraz sohbet edip kitaplarımızın burada omasını, o da mümkün değilse yayınevimizce hediye etmek istediğimizi belirteceğim. Kütüphaneler uzun ömürlü kitapçılara benzer. Orada olmak zamana meydan okumak anlamına geliyor benim için. 

ODTÜ’de her düşünce topluluğunun bir çalışma odası var. Sosyalist Düşünce Topluluğu, Atatürkçü Düşünce Topluluğu, Kültür Sanat ve Edebiyat Topluluğu gibi toplulukların odalarına göz attım. Nefis. Özgür düşünce burada yaşıyor, büyük kavgalar olmadan insanlar fikirlerini açıkça belirtebiliyor. Her üniversite ODTÜ gibi olsun isterdim. Her neyse; ODTÜ KKK Kültür Sanat ve Edebiyat Topluluğu beni ve Onur Behramoğlu’nu nisan ayı sonu için ODTÜ’de bir edebiyat söyleşisine davet etti. Onur ile seve seve, gurur duyarak katılacağımız bir söyleşi olacak; hem yeni şiir ve öykü kitaplarımız da çıkmış olur o zamana dek. Kitaplarımızı da kapıp geliriz. Bizi davet eden “Dergicik” adı edebiyat dergisi ekibine teşekkür ederim. “Dergicik”, ODTÜ’de çıkan şirin bir dergi, bu okulun öğrencileri yayına hazırlıyor, okul yönetimi ücretsiz basıp derginin tüm öğrencilere ücretsiz dağıtılmasını sağlıyor.

Kıbrıs’a dair gözlemlerim şimdilik bu kadar… İstanbul’u özledim mi ne… -buradaki sessizlik sakinlik de hiç fena değil ;) 

Dolmakalem ile Mürekkebin Aşkı

 

Dolmakalem ile Mürekkebin Aşkı

DOLMAKALEMSİZ ASLA

Son yıllarda Lamy Joy ve Lamy kesik uçlu dolmakalem kullanmaya başladım. Dolmakalem ile yazı yazmanın büyüsü çok farklı, hoşuma gidiyor. Kalem için mürekkep seçimi de önemli bir ayrıntı… Bugün kendime 2 farklı renkte “Diamine”  marka harika bir mürekkep aldım. Panter Kırtasiye’den aldığım bu mürekkep, dünyanın en iyi 3 mürekkep markasından biri. İnanılmaz bir renk skalası var. Suya dayanıklı ve göz alıcı tonlara sahip…

DIAMINE MÜREKKEP FARKI

Diamine mürekkep Panter Kırtasiye’de 34 TL’ye satılıyor, 2 tane aldım tanesi 30 liraya geldi. Seçtiğim modeller Red Dragon (kırmızı) ve Mediterranian Blue (mavi) oldu.

Renk renk mürekkep şişeleri arasında kaybolmak güzel bir duyguydu. 80 mililitrelik güzel şişeleriyle Diamine sanırım Pelikan ve Parker marka mürekkeplerime fark atacak. Kalıcı, güçlü bir mürekkep bu.

KESİK UÇLU DOLMAKALEMLER

Elimde Parker, Lamy ve Sheaffer marka dolmakalemler var. Sanırım 5 dolmakalemim var. En sevdiğim dolmakalem türü ise kesik uçlu Lamy Joy 1.5 kesik uç ve yine kesik uçlu bir dolmakalem olan Lamy Safari 1.1 All Star. Normal uçlarla yazmaktan daha farklı, çağrışıma açık, el yazısına büyük estetik değer kazandıran bu kesik uçları seviyorum.

TÜKENMEZKALEM: TÜKENİR VE TÜKETİR

Arkadaşlarıma, dostlarıma her zaman şunu derim “Tükenmezkalemle kitap imzalanmaz… Bir yazarın dolmakalemi her zaman yanında olmalıdır!” Günlük kullanım için de 2 dolmakalem her zaman yanımdadır. Onlar olmazsa olmaz. Bir de kâğıt tabii ki, bu mucize üçlünün değeri hiçbir şeyle ölçülemez bana göre. Yazmak, dolmakalemle güzel ve anlamlı. Hayatı tüketen bir tükenmezkalem kullanmayalı yıllar oldu… Yaşamımız da mürekkebi bittikçe yenilenen, doldurulan, baştan yaratılan bir dolmakalem gibi olmalı. Bize yanlış öğretmişler: Asıl tükenmezkalem, gerçek bir dolmakalemdir.


Otuz Altı Yaşında Olmak Üzerine

 

Otuz Altı yaşında olmak üzerine

Otuz Altı yaşında olmak 

Ve kum saati boşalır yavaşça. Güneşe uzanan sarmaşık solar. Gölgen ve sen baş başa kalırsın. Derin bir yalnızlıktır çarşaflar, tek kişilik buzdolabı, eşi olmayan bardak. Küçük bir evde kurduğun hayaller kadarsın işte.

Zamanın elinde görünmez bir çakı. Yüzündeki ağacı oyan, kabuklarını kaldıran o metal soğukluğu düşün. Her yıl yeni bir maske yapıyor etinden, bir meyveyi soyar gibi eksilterek seni, kanında ilerliyor. Bak. Geçen yıl eski bir “sen” bıraktı geride. Tozlu ve buruşuk bir kopya. Hiçbir öpücük can veremez artık ona.

Otuz beş yılı geride bıraktın birden. Sanki bu yaşta doğmuş, hayata bir anda fırlatılmışsın gibi hissediyorsun, biliyorum. Ondandır eski kitap kokusunun seni alıp götürmesi. Ondandır ağaçlara ve bulutlara uzun uzun bakman. Ondandır fotoğraflara katlanamayışın. Fotoğraflar zehirlidir.

Bir gün özleyeceksin bu kokuları ve renkleri. Neyse ki yazmak, tatlı tatlı uyuşturuyor zihnini. Mürekkep aktıkça bir ip dolanıyor boynuna. Kâğıt kanadıkça harfler bir bir çıkıyor boğazından. Buraya kus, buraya, yırtılmış bir hayatın tam ortasına. Sözcükler gelişigüzel dağılsın her yere; sayfalara, çalışma masana, tedirgin ellerine, yerdeki ölü mumun üstüne.

Hem cezan hem servetin, sözcüklerin sana bahşettiği bu oyun. Denizi anlayarak geldin bu kıyıya. Artık onun ufaladığı bir taşsın. Sürüklenen acı bir taş.

Yollara Düşme Vakti

 

Yollara düşme vakti

Zaman akıp giderken geriye dönüp bakınca ne görüyorsun? Bu önemli. Koca bir hiç ise cevabın, mutlu olmalısın.

Senden kalan izler, ona karışan izler, hâlâ silmediğin ya da yırtıp atmadığın fotoğraflar, hediyeler, rüyalar rüyalar… Hayatın çok umurundaydı sanki. O bildiği gibi akıyor. “Sen” dediği şeyin bir tanımı, yüzü, sesi yok ki. Her yeni insanda değişen, su gibi onun şeklini alan bir şey, “sen”. Her neyse. Bunu düşünmek istemiyorum. Kimi zaman bu yalnızlık ve ölüm hissi yüreğimi acıtıyor. Şimdi yola düşme ve yenilenme vakti. Ne zamandır bugünleri bekliyordum. Yorucu ve yıpratıcı bir 6 ay geçti. Çalıştığım gazeteden istifa ettim, artık sadece yazarlık ve yayıncılık var hayatımda. Yitik Ülke düşü sonunda beni tamamen alıp sürüklemeye başladı. Çünkü bu olacaktı, çocukluktan beri bekliyordum. Dinlenmeliyim. “Dinlence” deniyor hani, ondan. Uzakta deniz daha sakin. Sırt çantam hazır, kitapları seçtim, defterlerim yanımda, rotam belirli, ne, belirli mi? Yalan! Benim kadar kararsız biri için rota yoktur. Pazar gecesi kapıyı kilitleyip otogardan kalkan ilk otobüse bineceğim sevgili günlük. Önce Ayvalık’a gitmeyi planlıyorum, çocukluk arkadaşım Ertuğrul’u bir göreyim ve yine uzun uzun sohbet edip planlar, projeler yapalım, olmayacak hayaller kuralım. Birkaç güç orada kaldıktan sonra Bozcaada’da Homeros Şiir Günleri’ne davetliyim, adaya gideceğim. Güzergâh ters olacak ama olsun, belki sonrasında Gökçeada ve yıllardır gitmek istediğim Çanakkale Şehitlikleri’ni gezerim. Sorası ise tam bir muamma. İzmir, Aydın, Kuşadası, Bodrum, Kelebekler Vadisi ve Kabak Koyu, Olimpos var kafamda. 20’li yaşlarda otostopla, yürüyerek, çadırımız sırtımızda ne çok yolculuk yapardık Ertuğrul’la. Her ne olursa olsun, hayatımızda ne değişirse değişsin, o eski biz şimdiki halimizi oralarda bekliyor, buna inanıyorum. Hüzünleniyorum düşündükçe. 38 yaşına gireceğim 2.5 ay sonra ve neden bilmem garip bir his var içimde. Hem tatlı hem ekşi bir his, şiir gibi. Şiir dedim de, cidden artık ne kadar az şiir yazabiliyorum… ne oldu bize? Teknoloji zamanımızı nasıl bu kadar hınzırca çalabiliyor? Neyde ki Twitter vs. sosyal medya kullanımına ara verdim. E tatilde fotoğraflar paylaşırım elbet. Instagram daha çok hoşuma gidiyor artık ve kişisel Facebook sayfamda paylaşım yapmak. Öylesine, fotoğraf çekip tatlı bir an yakaladıkça paylaşıyorum. Kitap okuma tempomu daha da yükseltmem gerek, bunu mutlaka yapmalıyım. Yayınevlerim için zaten yoğun okuma yapıyorum, ama büyük keyif alarak okuduğum kitapları özel zamanlarda ve bir ekmeği dilim dilim yer gibi, sindirerek, yavaşça okuyorum. Bu şekilde genelde 3-4 kitabı bir arada okuyarak büyük bir hata mı yapıyorum? Belki. Sıkılıp bir köşeye bıraktığım çok kitap var. Ya bir gün benden öç alırlarsa? Her şey olabilir. Ne demiş şair, “bütün mümkünlerin kıyısındayız…” Ey gezgin, yollara düşme vakti yaklaşıyor. Milan Kundera’nın “Yavaşlık”taki tezi ne kadar da haklıymış… Gitmeli, kabuk değiştirmeli, bir yılan gibi, kendini iyileştirmeli.