1 Eylül 2012

Haiku Şiirlerine Rastlamak

Ne zaman nerede bir haiku şiirine rastlasam, durup o şiiri yavaşça okurum. Mantığını, doğasını, dizelerin kuruluş-sözcüklerin bir araya getiriliş biçimini irdelerim gizlice. Çünkü haiku zor bir şiir sanatıdır. Özdür haiku; saatlerce yağan yağmurdan sonra arta kalan, bir yapraktan düştü düşecek olan tek damladır. O son damlanın hikâyesidir şiir. Orada gizlidir.

31 Ağustos 2012

Yazmak ve Yazamamak

Yazmak bir kurtuluş mu, yoksa teslim oluş mu?
Yazmak sonsuz bir arayış mı?
Yazmak paslı ellerinden dökülen ruh parçacıkları mı?
Yazmak bir oyun mu yoksa?
Yazmak kâğıdın teninde kaybolmak mı?
Yazmak ne demek, yazamamak ne?
Yazamadığın an neden bir sıkıntı basar içini?
Yazdın ve yok oldun, işte hepsi bu. Derin bir sızı. Geçecek, sakin ol... Geçecek... Kan bu mavi akan... Senin kanın.

Yaz kurtul!

26 Ağustos 2012

Tatil mi Kitaplar mı?

İkinci öykü kitabım "Sonsuz Unutuş" çıktığından beri bir kısa öykü bile yazamadım desem? Ey hikâyeler neredesiniz?
***
Yeni, yepyeni projeler hazırladım ama şu an, tam da şu an istediğim tek şey kısa bir tatile çıkmak. 13-14-15-16 Eylül'de Kelebekler Vadisi'nde ilk kez gerçekleşecek olan 1. Uluslararası Kısa Film Festivali'ne davet edildim. Orayı severim, yıllardır uğradığım yerlerden biri, Olimpos gibi, Cunda gibi, Bozcaada gibi... Gitmek güzel olacak. Gitmek ne zaman güzel olmadı ki? Kentte sıkıştığını, nefesinin daraldığını hissettiğinde kaçmalısın... Yollarda bir şeyler-tanımsız-yüzü olmayan-sesi olmayan birileri (belki de nesneler) seni bekliyor. Yol sihirlidir.
***
18 gün sonra 35 yaşına giriyorum. 35 yaş olayı cidden garipmiş, farklı duygularla doluyor insan. Ne yani şimdi büyüdük mü biz? Kime göre, neye göre? Seyrelen saçlar, daha hızlı yorulan bir beden, sessizliği arayan bur ruh ve birkaç kadeh rakı ya da 5-6 birada sıkılan, uzaklaşmak isteyen bir "karakter" mi bu "yaş alan" canlı? Zamanın canı cehenneme, hiçbir durumda umurumda olmadı o. İnsanların eşit olduğuna inanırım, "yaş" sadece bir rakam benim için ve benim gibi düşünenler için, buna eminim.
***
Bu blogu açalı uzun süre oldu. Burayı çok ihmal ettim, burada yazmayı kişisel sitemden daha fazla seviyorum, ama kayboluşumun haklı sebepleri vardı. Yayınevi için harcadım tüm enerjimi, kitap projeleri çok vaktimi aldı. Belki düzenli olarak yazarım yeniden, kim bilir.
***

"80'lerde Çocuk Olmak" kitabı ve "90'lar Kitabı"nın ardından yeni projelere yoğunlaştım: Hatta bir kitap bitti ve 2-3 ay içinde tüm kitapçılarda olacak: "Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı" koydum adını... 125 yazarlı harika bir kitap oldu. Çok renkli-çok neşeli yazılar var içinde... Umarım sevilir. Bu kadar komik takıntıların varlığı bile tüyler ürpertici (şaka yapıyorum) :) Ben hazırlarken çok eğlendim, siz okurken neler hissedersiniz bilemem :)

Kitaplara katılımı herkese açık tutuyorum, sesini duyurmak isteyen pek çok genç arkadaş başvuruda bulunuyor ve gerçekten de çok yetenekli imzalara rastlıyorum. Onlara kitaplarda şans veriyorum. Onlardan umutluyum. Gelecek onlarda.

Yitik Ülke kuruldu kurulalı onu büyütmek ve yaşatmak için çabalıyorum. Yoruldum mu? Hayır. Her yeni kitap yeni bir güç katıyor.

Bu arada, bahsettiğim projelere katılım için Twitter üzerinde @yitikulkeyayin adresini ekleyebilir, www.yitikulke.com sitemizdeki Projeler başlığına göz atabilirsiniz.

Şimdi biraz sessizlik zamanı... Çok çalışmak gerek... Bu kitaplar çok emek istiyor ve internet bir yönüyle de oldukça fazla vaktimi almaya başladı...

26 Temmuz 2012

Yeni Kitabım: "Sonsuz Unutuş"

Yıllar sonra yeni bir öykü kitabım çıktı, adını "Sonsuz Unutuş" koydum.

38 kısa öykü. Belki de kıpkısa öykü demek gerekir.

Yitik Ülke Yayınları

10 Şubat 2011

Yitik Ülke büyürken...









11. yıla doğru gidiyoruz, Yitik Ülke küçük bir hayaldi önceden, şimdi nerden nereye... 4 yeni kitap çıktı bu hafta, sanırım 49. kitap da yayımlanmış oldu böylece... Özellikle öykü dizimizi mutlaka okumalı genç öykü yazarları, özenle seçip yayımlamaya çabalıyorum dosyaları. Şiir ve romanda da iyi ve gelecek vaat eden yazarları Yitik Ülke ailesine katıyorum.

Sadece bir yayınevi değil Yitik Ülke, www.yitikulke.com adresinde yayın yapar bir edebiyat dergisi aynı zamanda; 2011 Ocak ayından itibaren adını "Yitik Ülke Dergi" olarak belirleyip konsept oluşturdum, böylece dergimiz belirli-sınırlı bir yazar grubuyla yayın yapmaya da başladı.

"80'lerde Çocuk Olmak" kitabımız 3. baskısını yaptı bu arada... İlk kez 3. baskıyı gören bir kitabımız olmuş oldu... Daha nice okura ulaşacağını umuyorum bu kitabın, çünkü eşi benzeri yok.

Bugün tüm kitapçılara dağıtılan 4 yeni kitabımız da şunlar oldu:

"Bir Şehir Varmış Bir Şehir Yokmuş" - Özlem Özyurt - öykü
"Kum Şeytanları" - Esra E. Karaosmanoğlu - öykü
"Eski Cesetler" - Göksel Bekmezci - anlatı-şiir
"Gri Hikâyeler" - Göksel Bekmezci - anlatı-şiir (2. baskı)

Genç yazarların eserlerini yayımlıyoruz Yitik Ülke'de ve tüm bu kitapların ilgi görmesini, onlara destek verilmesini umuyorum, her ne kadar "iyi" kitap okuru az ve öz olsa da... onlar gözlerine kestirdikleri bir eseri arayıp bulurlar, eminim... umutsuz değilim!

27 Kasım 2010

Güzel Bir Güne Dair Notlar

Bugün erken uyandım. 5 saatlik uyku ile ayaktayım. Sevgili dostum Bülent Çolak'la birlikte (Geniş Aile dizisinin Ulvi'si ve bir Semaver Kumpanya Tiyatrosu emekçisidir Bülent...) sabah 11'de NTV'de canlı yayında Gülay Afşar'ın konuğu olduk. Banttan çekimlere 2-3 kez çıkmıştım TRT'de, canlı yayın tecrübem ilk kez oldu... Gülay Hanım başarılı bir televizyoncu, çok keyifli bir sohbet yaşandı üçümüzün arasında. 80'lerde Çocuk Olmak kitabı ekseninde, 80'ler bizim için ne demekti bunu detaylıca konuşmaya çalıştık. Umarım programı izleyenler de keyif almıştır... Program saatinin, dün vefat eden genç tiyatrocu Onur Bayraktar'ın son yolculuğuna denk gelmesi hepimizi üzdü... Biz de Bülent'le aldığımız karara uyarak, programın sonunda hislerimizi dile getirip kendisi de bir 80'ler çocuğu olan Onur arkadaşımızın (biz birebir tanımasak da arkadaşlarımızın arkadaşıdır kendisi...) sevgili anısına armağan ettik bugünkü tüm konuşmalarımızı... Ruhu şad olsun... Sevenlerine ve acılı aliesine başsağlığı dileriz yeniden...
...
Ve program bitti, NTV stüdyolarından çıktık... Bülent İstinye'ye gidelim dedi, gittik. Bindiğimiz aracın şoförü bize güzel bir hikâye anlattı...
"36 yıl oldu İstanbul'a geleli..."
"Neden geldin abi, ta Diyarbakır'dan?"
"Güvercinleri çok severdim... hatta o yaşlarda bir güvercin için birini bile öldürebilirdim, deli gençlik işte..."
"Gençlik işte abi, peki ne vardı İstanbul'da senin için?"
"100'e yakın güvercimin vardı... Hepsini sattım, Yılmaz Güney'i bir kez olsun görebilmek için... güvercinleri yol parası yaptım..."
"Görebildin mi peki?"
"Hayır... ama Fatoş hanım abla ile tanıştım, abi kardeş gibiyizdir... Yılmaz Güney abimizi göremedim... Çok severdim..."
Bülent ve ben hem sevindik, hem şaşırdık, hem de üzüldük... Yılmaz Güney, büyük bir sanatçı, ilerici-aydın bir devrimci insandı bizim için... Ahmet Kaya, Yılmaz Güney derken böyle tatlı bir anıyı araya sıkıştırıp, indik taksiden...
Lodos vardı, sahil boyu yürüdük, balıkçılarla sohbet ettik uzun uzun... Bülent'le resmimizi çekti liseli genç çocuklar... Bülent'in hayranları da azımsanmayacak kadar çoktu, yol boyu sevgi gösterilerinde bulunuyordu herkes; dostlarımın yaptığı işlerden, geldiği yerlerden, başarılarından dolayı her zaman gurur duyarım, onları mutlu ve üretken görmek yüreğime güç verir daima!
"Haydi," dedi Bülent, "Geniş Aile dizisinin setine gidiyoruz..."
Gittik, çok eski dostlarımdan Fırat Tanış'la uzun zaman sonra yeniden karşılaştım; ayaküstü hoş bir sohbet ettik, bu da güne renk kattı. İşte böyle, 24 saatimin kıpkısa hikâyesi...

20 Kasım 2010

Subcomandante Marcos

Dünya halklarının yiğit evladı Subcomandante Marcos'a selam olsun!


* * *

Aklıevvel bir gazeteci Subcomandante Marcos'a sormuş:
"Eşcinsel misiniz?"
Marcos'tan cevap gecikmemiş. Hem de unutulmayacak bir cevap:
"Evet, San Francisco sokaklarında bir eşcinsel, Güney Afrika'da bir siyah, Avrupa'da bir Asyalı, gece yarısı metroda yalnız bir kadın, İsrail'de bir Filistinli, Hindistan'da bir Maya, Bosna'da bir pasifist, İspanya'da bir anarşist, Almanya'da bir Yahudi, topraksız bir köylü, mutsuz bir öğrenci, iş bulamayan bir adam,Türkiye de bir Kürt, ama her şeyden önce Chiapas dağlarında bir Zapatista'yım. Yani ben 'Öteki'yim!"

11 Kasım 2010

80'ler Kitabımız ve Yorgunluk

Seksenlerde Çocuk Olmak!
Kitabımız sonunda çıktı... İnanılmaz yorgunum... Oraya koş, buraya koş... Neyse ki sağ salim yayımlandı 80'lerde Çocuk Olmak... Kitabın tüm tanıtımları için var gücümle çabalıyorum, umarım hak ettiği yeri bulur, okunur ve sevilir... ben hariç 89 yazarın gücü ve enerjisine sahip bu çalışma, işin garibi, gerçekten de çok büyük bir ilgi görüyor. Facebook ve Twitter'da (www.twitter.com/yitikulke) hiç tanımadığım onlarca insan bu kitabın haberini, kapağını, içeriğini paylaşıyor. Benim için en güzeli şu: Yazarlarımın yüzündeki mutluluğu yakalamak. İşte o an, her şeye değiyor tüm bu yorgunluklar ve harcanan emek-zaman. Bakalım neler olacak? Bir iki güne, kitapta yer alan tüm fenomenlerin bir dökümünü çıkartacağız Şahin Özbay ile birlikte, sanırım yüzlerce detay vardır sayfalarda gizlenen.

Kitap, Pandora Kitabevi'nin desteğiyle Türkiye'de ve yurtdışındaki her adrese online satış kanalıyla iletilecek. 80'lerde Çocuk Olmak kitabı, bir kuşağın toplumsal bilinçaltına inebilen, psikolojik bir kitap, çok da eğlenceli. Umarım okurları onu benzersiz bir hatıra olarak saklar ve en güzel doğum günü hediyesi olarak elden ele dilden dile dolaşır. Bunu isterim...

5 Kasım 2010

Siyah Zaman

Daha önce yaşamıştım bu anı. Öyle hissettim. En başından olacak olanları az çok kestirebiliyordum. Her buluşma kendi yazgısını yaşardı içinde, bunu biliyordum. İlk ve son, başlangıç ve bitiş aynıydı benim için. O, gittikçe uzaklaşıyordu, engelleyemiyordum bunu. Kara bir bulut beni takip ediyordu sanki. Yağmur muydu yağan? Sanmıyorum! Kırmızı bir uykunun paramparça damlacıklarıydı yollarda akan. Kamburumu delip geçen buzdan bir sarkıt vardı, acı veriyordu eridikçe. Olumsuz düşünceler içindeydim. Gördüğüm tek renk vardı, gittikçe koyulaşan bir renk: Siyah! Simsiyah!

***

Kendi kendime konuşuyorum... Gökyüzü ile deniz arasında bir yerdeyim, sıkışıp kaldım sanki. Küçük insanın, sıradan insanın günlük ayrıntılarını izliyorum, onları yazmaya çabalıyorum. Bazen her şeyi unutturuyor "başkası". Başkasının konuşmaları, başkasının acısı, başkasının mimikleri. Aynada bir başkası oluyorum, çıplak ayakla toprakta bir başkası, peki kimin bu izler? İz süremiyorum. Sahibini bulamıyorum. Bir salyangoz uykuma karışıyor ve bildiğim her şeyin üstünü yaldızla kaplıyor. Harfler, tanımlar, işaretler birbirine giriyor dudaklarımın ardında. Sessizliğe gömülüyorum yavaş yavaş… Tüm bunlar kısa bir sürede oluyor…

***

Bazen anlatamazsın… Bazen konuşamazsın... Susup, sessizliğin diliyle cevap verirsin. Yine öyle oldu. Kendimi ifade edemedim, içten içe sıkıp dişlerimi, bekledim… Konuşmak anlamsızdı o an, ne diyecektim ki sanki? Bir boşluk vardı yeryüzüyle aramda, karşımdaki insanla aramda, sözcükler yetersiz kalmıştı. Bir şeyi ifade etmek büyük bir çelişkiydi, öyle hissettim. Başka şeyler düşündüm, evet hatta gülümsedim bile kendime. Komik geldi içinde bulunduğum durum, ah ne acı, duyarsızlaşmak böyle bir şey olsa gerek. İçsesimle hesaplaştım, telefonun diğer ucundaki insan bundan hiçbir şey anlamadı. Bir araba geçti yanımdan, gürültüyle. “Ben” dedim, “peki… haklısın… ama… neyse tamam.” Anlattıkları bana ait değildi, o ben değildim, önyargısını nasıl kırabilirdim ki? Bir insan bir düşüncenin tutsağı olmuşsa, bu zehri dışarı çıkartmak neredeyse imkânsızdır.

***

Gözlerimi kapamadan, iki yana sallanan ağaçları izledim… güzel anları düşledim birkaç saniye. Hepsi uzakta kalmıştı, şeffaf bir zeplin gibi gittikçe yükseliyordu, gözden kayboluyordu hatıralar. Hiç bitmeyecek sandığın her şeyin bir saati, dakikası vardır… O an iki yabancı gibisindir, geri dönemezsin. Dünya da böyle değil mi? Evrene bir bak, gün ışığı, gölgeler, akşam alacası ve koyu karanlık, sonra yeniden küçük ışık demetleri… Bitmeyen bir bekleyiş, bitmeyen bir susuş ve sonra başka sesler… Ama sen, sağırsın artık ve körsün. Dedim ya, bazen anlatamazsın, konuşamazsın; büyük kara taşlarla kaplanır kalbin, gitme vaktin gelmiştir…