14 Ocak 2024

Soma Ziyareti, Madenci Aileleriyle Karşılaşma ve Diğer Notlar…

 

Soma Ziyareti, Madenci Aileleriyle Karşılaşma ve Diğer Notlar…

Bir acıyı uzaktan anlamak zordur. Basit empati kurmak bazen yetmiyor. Sosyal medyada, gazete ve televizyonlarda rastladığımız haberler içimizdeki soru işaretlerini artırmanın yanında kederi de beraberinde sürüklüyor. Neye ve kime inanacağız? Bu tam bir belirsizlik hali. Özellikle Twitter’da sabah paylaşılan şeyler akşam yalanlanıyor, ortaya atılan fikirler büyük bir labirentin ortasında bırakıyor bizi.

“Bir şey yapmalı” dedim; uykusuz ve moralsiz günlerden sonra bir sabah erkenden feribota atlayıp madencilerin evlerini, yaşam alanlarını birebir görmeye, onlara baş sağlığı dilemek için yanlarında olmaya karar verdim. Soma’dan önce Balıkesir’e geçip İvrindi’ye uğramayı planlıyordum. Bandırma feribotundan inip Balıkesir’e gelmeden önce Bandırma otogarında “sustalı” ve boy boy “çakı” satan 10-12 yaşlarındaki bir çocuk ilgimi çekti. Elimdeki kitaba bir baktım, bir de yeni yeni ayılan güneşin altında parlayan bıçaklara. Kazancakis’in güzelim kitabını kapatıp sıkıntıyla çantama koydum. Bıçak satan çocuğu ve müşterilerini izlemeye koyuldum. Derken Elazığ’a giden bir otobüsün genç muavini gevrek gevrek gülümseyerek yaklaştı, belindeki bıçağı çıkartıp oradakilere gösterdi. Şoke olmuştum. İçimdeki duygular iyice köpürmeye, karışmaya, olmadık şeyler düşünmeme sebep oluyordu. Sinirle ve acıyla oradan uzaklaşıp hareket eden ilk Balıkesir otobüsüne bindim. Merkezde inip İvrindi minibüsünü bulmam biraz zaman aldı fakat şunu hiç unutmayacağım: İvrindi’nin köylerine, madenci ailelerine yardıma gittiğimizi söylediğimiz bir özel araç 170 TL fiyat çekti. İvrindi’ye vardığımda tanıştığım dünya tatlısı taksici Necati Kayatekin, “Olur mu öyle şey” dedi “taş çatlasın 90-100 lira tutar bu yol.” Benden çıkan tek cevap: “Minibüsle geldik neyse ki.”

Biraz mutsuzca, biraz da endişeyle bu durum üzerine biraz konuştuk. Necati Bey İvrindili, oraları iyi biliyor. Yanımda Balıkesirli hemşire arkadaşım, aynı zamanda Yitik Ülke Yayınlarımızın sadık okuru Başak Yıldırım da var. Onunla merkezden erzak aldık ve hepsini eşit şekilde tek tek ayırıp poşetledik. Taksinin bagajı ve içi neredeyse tümüyle yardım paketi doldu. Necati Bey’le konuşa konuşa ilerliyoruz. “Buralar hep madenci” diyor. Yutkunuyoruz. Göz alabildiğine yeşillik, otlayan tek tük hayvanlar, ağaçların üzerinde özgürce kanat çırpan renk renk kuşlar hızla geçiyor yanımızdan. “Senin meslek nedir?” diyor Necati Bey, “Yazarım” diyorum, “şiir ve öykü kitaplarım var.” Pek konuşmuyor, durgun bir ifadeye sahip. Sonra birden “Çatalan’a varmadan, az ilerde Kayapa köyü var, 2 kişi vefat etti orada” diyor. “Uğrayalım” diyoruz Başak’la. Araç tozlu yolda yön değiştiriyor ve Kayapa köyünde duruyoruz. Bir kahvenin önünde oturan insanlara selam verip madenci ailelerinin yerini soruyoruz. Birçok el kalkıyor aynı anda ve parmaklar tek bir evi işaret ediyor. “Şu traktörün durduğu yerin yanı.” Oraya gidiyoruz. Arabamız durur durmaz evin kapısı açılıyor. Güçlü bir sarmaşık sarmış evin dört yanını. Bir Türk bayrağı asılı. Bir kadın dışarı çıkıp “Hoş geldiniz” diyor “ben ablasıyım…” Ne denir ki… Ben poşetlerden kapıp ilerliyorum, Başak ise çocuklar için aldığımız kitaplardan, kurşunkalem ve oyuncaklardan bir derleme yapıyor, yeni bir poşete koyuyor. Uğradığımız ilk madenci evi burası. Kapıya yaklaşıyoruz. Başsağlığı diliyoruz. Derken içerden daha yaşlı bir kadın geliyor. Elini öpüyorum. Kadın, Başak’a sarılıp ağlamaya başlıyor. Gözyaşları bir anda akıyor, akıyor… Hızla, acıyla konuşuyor yorgun kadın: “Oğlumdu, anasıydım kuzumun” diyor. “Gitti, gitti, yandık biz, yandık…” Boğazıma takılan bu şeyi, ben 16 yaşındayken babam öldüğünde de fark etmiştim…

…Konuşamıyorum. Yere bakıyorum. Kadın gözyaşları içinde. Evin içi ölümün parmak izleriyle dolu. Buradan geçmiş, taptaze bu izler… Duvarda bir setin üzerinde yan yana dizili kararmış tencereler var. Bir kilim serili ortada, bir buzdolabı ve ayakkabılar… Başka hiçbir şey yok… Yüreğimiz dağlanıyor. Konuyu değiştirmek için “Teyzem, neden duvarda 10-15 tencere yan yana dizili?” diyorum. Gözyaşlarını silen kadın hafifçe gülümsüyor. Acı bir gülümseme bu. “Her düğünde yemek yapılır onlarla, biz de saklarız, işte böyle” diyor. Elleri havaya kalkıyor, sonra güçsüz kolları bir çiçek gibi iki yana düşüyor. İşte o an Nâzım Hikmet’in bir dizesi geliyor aklıma… “O topraktan öğrenip kitapsız bilendir…” Biraz daha konuşup izin istiyoruz. İçeri davet ediyorlar. Çayımızı için diyorlar. Ne büyük bir kalpleri var bu insanların… Gönlümüz orada kalıyor, sarılıp uzaklaşıyoruz… Yol boyu karışımıza çıkan tüm çocuklara kitap ve kalem veriyoruz. Uğrayacak çok aile var… Yola düşüyoruz… 

Kayapa köyünde ikinci aileyi bulmak biraz zor oluyor. Neyse ki bir teyze bize eşlik ediyor, yokuş aşağı bir yola iniyoruz yürüyerek. “Bu daşları na bu gız elleriyle taşıdı” diyor evi işaret ederek… Yürürken karşısında biri varmış gibi konuşuyor. Gösterdiği taşlar evin önü sıra üst üste bir siper gibi dizilmiş. “20 günlük gelin, dul galdı, vah vah…” deyip dövünüyor… Kapısı olmayan bu eve girerken duvardaki çiviye asılı şapka, yerdeki kirli çizme dikkatimi çekiyor. Bir tül perdeyi aralayıp içeri giriyoruz. İlk evden daha yoksul burası. Ben de bir gecekondu evde doğup büyüdüm, ama bu manzara hiçbir şeye benzemiyor… Başak ve ben başsağlığı diliyoruz karşımıza çıkanlara. Akrabaların bir kısmı evde. Yüzlerindeki acı derin çizgilere dönüşmüş. Uzaklara bakıyorlar, suskun ve düşünceliler… Sessizlik ne keskin bir şey… Vefat eden işçinin eşiyle karşı karşıyayız. 20 gün önce evlenmişler ve bu korkunç olayla birlikte ne yapacağını bilmiyor genç kadın. Elinde sıkıca tuttuğu bir telefon var, belli ki düğün hediyesi… Başak, oranın insanı, onunla bir dil yakalayıp sohbete başlıyor. Ben de madencinin abisiyle biraz konuşuyorum. “Ben de hâlâ madendeyim, çalışıyorum usta” diyor. İçim çekiliyor. “Nasıl, neden hâlâ oradasınız?” diyorum. “Kredi çektik, ev kredisi, 7 buçuk yılım var, çoluk çocuk ne yapalım… Bitsin kurtulacağım.” Anneleri yanı başımızda, günlerdir bir şey geçmemiş boğazından, belli… Derken izin isteyip kalkıyoruz. Sohbet etmek biraz olsun gönüllerine su serpiyor bu insanların. “Bu ev, bunca acıya nasıl katlanacak?..” Ayakkabımı giyerken bunu düşünüyorum… Bir çiviye asılı, uzun kablolu bir yeraltı lambası ile karşı karşıya kalıyorum. Maden geliyor aklıma… O kör karanlık!

Taksici Necati Bey sabırlı. “Her evde bu kadar uzun kalmayın ki herkese uğrayalım” diyor, “Tamam” diyoruz, “haklısın abi, herkese bir başsağlığı dileyelim en azından, gün bitmeden.” Çiçekli köyünü geçiyoruz, “Burada da 2 madenci öldü” diyor şoförümüz, “ama önce Çatalan’a uğrayalım.”

Hızla ilerliyoruz. Güzel bir koku yayılıyor, doğanın içindeyiz. İnsanın az olduğu her yer ağaçlarla, kuşlarla dolu… Yaklaşık 10 dakika yol aldıktan sonra 11 madencinin hayatını kaybettiği Çatalan köyüne varıyoruz. Çiçekli’ye daha sonra, zaman kalırsa dönüşte uğramaya karar veriyoruz.

 

DEVAM EDECEĞİM

Edemeyeceğim…


12 Haziran 2014

Yeni Bir Düş

 

Yeni Bir Düş

Kadir Aydemir


Sağ elini cebinden çıkart. Evet, böyle daha iyi. Diğer elindeki poşeti sallama, önümde yürüyen adama çarpacaktım az kalsın. Rahat dur; kulağım kaşındı, azıcık kaşıyayım, terliyorum, of, hava çok sıcak. Bu sokak mıydı? Hayır. Sonraki mi? Yürü işte.

İnsanlar ne kadar da hızlı konuşuyorlar. Milli piyangocu elindeki tablayı çeviriyor, uçup gidecek biletler. Bir kuş geçti başımın üstünden. Kuşlar hep geçiyorlar böyle, tehlikeli bir durum. Yok, sanmıyorum, ne tehlikesi olabilir ki bunun? Bazen kalbi güm güm atıyor insanın, bir kuş nasıl korkutur seni? Üstüne üstüne gelirse… Korkutur, olabilir, dünyada her şey olabilir, çok mu garip şey bir kuştan korkmak.

Geride mi kaldı bu sokak? Yo, şu eczanenin tabelasından hatırladım, köşede başlayan sokakta olmalı. Haydi yürü, adımlarını aç. Kolonya kokusu geliyor bir yerden. Kadıköy’de eski bir kolonyacı varmış, oradan sızan bir koku olmalı, önünden mi geçtik yoksa? Etrafa iyi bakmalı yürürken, neleri fark etmeden geçiyoruz. Bir keresinde bir bankanın önünde altın bir bilezik bulmuştun. Bir melek bırakmış olmalı önüme… Belki de…

Bir yerden su alıp içsem. Kitaplardan sonra. Aklımda bir şarkı, susmuyor ses, Ezginin Günlüğü müydü söyleyen? Değmeyin bana, göğsümde bin yara var, yedi tepeli kent gibiyim… Yürürken insanların ayakkabıları ilgi çekiyor önce. Renklere baksana. Kendi ayakkabım nasıl? Kahverengi bir terlik. Merhaba küçük parmak.

İşte önündeyim aradığım sahafın. Bu eski kitap kokusu alıp götürüyor beni. Kitapçıdaki tüm kitapların içinde kaç milyar harf var dersin? On milyar. Hesaplayamam. Düşünmemeliyim böyle saçma şeyleri. Onlar buraya gelene dek kaç kişinin elinden geçmiştir. Kiminin sahibi ölmüş, kimi çalıntı, kimi bir yangından arta kalan eski kitaplar… Kapıcı satmış. Kiracıdan kalma hepsi. Kaç lira verirsin, anlaştık. Bir bira parasına gitmişler.

Ama hepsinin ruhu var…

Evinde yüzlerce kitabın duruyor, çoğunu da okumadın, bitirmeden sıkılıp bıraktın, hâlâ kitap almak istiyorsun. Evet, yol paramı ayırıp son kuruşa kadar kitaba verdim onlarca kez. Oku bakalım sonun ne olacak. Ne söyleyeceğini biliyorum: Delireceksin… Delireceksin… Delireceksin…

Sus biraz!

İşte orada, romanlar… “Merhaba…” Kasada oturan insana hafif bir gülümsemeyle selam da verdim işte. Çok pahalı mı acaba burada kitaplar. Kitaplığa simetrik olarak incecik bir kâğıt asılmış, rakamlar ve fiyatlar sıralı. Şiir kitapları yan rafta. Neden bilmiyorum, şiir kitapları bir başka çekici… Takıntı haline gelen, artık okumak istediğim bir romanı arayıp bulmak için de girsem sahaflara, şiir kitaplarının sesi rahatsız eder, o yöne çeker beni. Alsam da almasam da, elimi uzatır, incelerim, dokunurum, mutlu olurum, koklarım, oh işte bu; kokuya bak. Ne güzel basmışlar adamlar, ta yıllar öncesinden…

Ölümsüzlük…

Kime sorsam dönüşüm yok, her gemi biraz deniz… Bu şarkılar insanı öldürebilir… Çok tehlikeli…

Bir kitabı ne zaman okumaya karar verirsin sen?

Çok düşünmeliyim onu… Merak, bulamamak, çıldırmak, “Sende var mı?” Arkadaşlar, dostlar… Birkaç mail, telefon. İnternetten bakmalı. Yok, bulamıyorum, inanılmaz bir şey. Orhan Veli Şiirevi’nden Şeref’e sormalı, iyi bir sahaf o. Taksim’e gidince uğrarım. Edinmem lazım bu kitabı. Mesela Dino Buzzati’nin Tatar Çölü… Onu okumak için neler yaptım. Baskısı bitmişti, gezmediğim yer kalmadı, sonunda rastladım bir yerde. Dikkatli Ariostos da öyle, Yannis Ritsos’un şiirsel öyküleri, muhteşem bir eser. Kadıköy’de stadın orada hafta sonu kurulan pazarda, eskicinin tekinden aldım sakız parasına. Onlarla pazarlık yapmak çok keyifli. Gözüne kestirdiğin kitabı kötüleyeceksin, “Abi şu yırtık kitap kaç lira?..” Adamın bakışları değişmişti, anımsıyorum da. “Ne verirsen.” İyi taktikmiş, bravo. Garip, çevremde çok az kişi biliyor bu eserleri. Yok ki baskısı, birkaç kişiye rastladım, okumuşlar gerçekten de. En çok Alışkanlıklar da Değişir’ini seviyorum Ritsos’un, Dikkatli Ariostos’la birlikte tabii ki… Kim çevirmişti sahi, Özdemir İnce mi? Hayır, Herkül Millas sanırım; başarılı bir çeviri… Çeviri çok önemli. Neyse, neyi arıyorum şimdi ben? İçimde konuşan, kafamı karıştıran seni durdurmak neden zor? Ben senin gölgen gibiyim, kolay kurtulamazsın.

Ne yapayım, eski kitapları seviyorum. Varlık Cep Kitapları özellikle. En büyük yazarların eserleri, üstelik harika bir Türkçe ile. Alıştım onlara yıllardır. 70’ten fazla kitap biriktirdim o seriden, çoğunu da okudum. Ceza Sömürgesi, Kör Baykuş, Yabancı, Teneke, İzlanda Balıkçısı

Sayfaları yırtıp açanın ilk sen olması…

İlk gelen olmak. Kimindi bu dize?

Bir başka duygu, küçük bir cep kitabının yaşattığı. Bir de içimdeki kitap delisini susturabilsem… A, o dize mi? Unuttum. Kimindi sahi?


30 Nisan 2011

23 Mart 2022

Yeni şiir kitabım "Otların Kalbi" yayımlandı (haikular)


Yıllar sonra yeni bir şiir kitabı yazdım. Haikulardan oluşan “Otların Kalbi” sonunda doğdu. Donuk, keyifsiz, tatsız günler… Yine de bir şeyler yapmaya, üretmeye çabalıyorum. Kitap bir parça umut oldu. Güzel duygu, özlemişim bunu. Umarım sevilir, okunur. Haiku, şiirde özel bir alan. Japon şiirinin dünyaya armağanı adeta. Yazması çok kolay görünen, ama bir o kadar zor bir şiir türü haiku. #OtlarınKalbi’nde 50 haiku yer alıyor, bu şiirlere Savaş Çekiç’in desenleri ve özel tasarımı eşlik ediyor. 5. şiir kitabım oldu bu çalışma. 45. yaşın içindeyken doğdu. Seneye öykülerimi çoğaltırım belki, onların zamanı yaklaşıyor. Ne zamandır öykü yazamıyorum, iyi olur, odaklanırım. “Kısa ve Öykü” isminde bir kısa öykü dergisi projem de hayata geçti. www.kisaveoyku.com Pdf dergi şeklinde hazırlayacağım bu dergi çalışmasını. Her gün yeni öyküler geliyor. Keyifle okuyorum. Sevgili Turgay Kantürk ağabeyimle beraber seçeceğiz öyküleri. Renkli bir çalışma olacak. Savaş Abi güzel bir tasarım yapar dergimize. Aslında basılı bir dergi yapmak istiyordum, ama yaşanan bu ekonomik krizde daha uzun soluklu bir dergiye dönüşebilir pdf dergi. Bakalım neler olacak. Zamanla göreceğiz. Nasıl olsa artık hep Kadıköy’deyim, a bugün bir de posta kutusu kiraladım kendime. PK 216 Kadıköy-İstanbul adresi artık bana ait. Dileyen herkes mektup yazabilir, PTT ile mektup ve kargo gönderebilir.

16 Ekim 2017

Şiir kitabım "Soğuk Yazgı"nın 2. Baskısı Yayımlandı

Soğuk Yazgı'nın yeni kapak tasarımı



Aşk şiirlerinden haikulara... Kadir Aydemir yeni şiirleriyle okurunun karşısında.

Kadir Aydemir'in şiir kitabı "Soğuk Yazgı", şairin 75 yeni şiirini içinde barındırıyor. Kapak tasarımı Savaş Çekiç'e ait olan kitap "Aşk İzleri", "Uzaklar" ve "Haikular" adlı üç bölüme ayrılmış. Kadir Aydemir, yaratıcısı olduğu Yitik Ülke Yayınları için "80'lerde Çocuk Olmak", "90'lar Kitabı", “Bozcaada Öyküleri”, “Cunda Öyküleri”, “Olimpos Öyküleri”, “Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı", "Mutsuz Aşk Vardır", “Yitik Öykü” ve “Kedi Öyküleri” gibi kitapları projelendirip yayına hazırlamıştı. Yazarın; "Sessizliğin Bekçisi", "Dikenler Sarayı" ve “Rüzgârla Saklı" adlı şiir kitaplarının yanında "Aşksız Gölgeler", "Sonsuz Unutuş" ve “Ay Yağmurları” adlı öykü kitapları da bulunmakta. "Soğuk Yazgı" şiir okurları için özel bir öneri.


Oysa hayat
ve yazgıydı şiir
Geniş hazırlığım gelen ölüme

Tek silahım var:
Sözcükler sözcükler sözcükler!


Kitabı almak ve incelemek için TIKLAYIN 

Kedi Öyküleri yayımlandı


Kedileri seven, kedileri sahiplenen, doğa ve hayvan sevgisiyle dolu herkes için özel bir kitap: Kedi Öyküleri

Hangimizin hayatı bir kediyle kesişmedi ki?
Hangimiz en mutsuz anında bacağına sürtünen bir kediyle göz göze gelmedi?
Hangimiz onların sıcacık dostluğuna hayır diyebildi?

Evet, kediler yaşamımızın büyük ve önemli bir parçası. Bazen yoldaşımız, bazen her şeyimiz onlar; bazen bizi tek anlayan sadece bir kedi, değil mi? Kadir Aydemir'in yayına hazırladığı Kedi Öyküleri kitabında onlarca yazar bir araya geldi ve hem gülümseten, hem de hüzünlendiren öykülerini anlattı. Doğa ve hayvan sevgisiyle dolu herkesin okuyup unutamayacağı gerçek öykülere buyrun.
Kitabı almak ve incelemek için TIKLAYIN

17 Şubat 2016

Ay Yağmurları


Ay Yağmurları, üçüncü öykü kitabım oldu. 26 Şubat'ta kitapçılarda olacak. Uzun zaman sonra, yeni bir kitap heyecanı... 30'lu yaşlarımın son kitabı sanırım... Ne garip... Yolu açık olsun. Artık benden bağımsız bir şey o. 

Kapak tasarımı için sevgili ağabeyim, büyük usta Savaş Çekiç'e teşekkür ederim.

* * *

AY YAĞMURLARI / Kadir Aydemir
Yitik Ülke Yayınları – Öykü – 100 sf. – Kapak tasarımı: Savaş Çekiç
Birbirine karışan izler, iki insanın tanışmasıyla ayrıldıkları an arasına sıkışan zaman, ölümle yaşamın buluştuğu rüyalar, insanın acısıyla doğanın hissettiği acı… Zamanla hiçbir şeyi “unutmayan”ların ve zehirli düşlerin anlık öyküleri var Ay Yağmurları’nda. Kadir Aydemir, şiirsel ve güçlü bir dille ustaca kaleme aldığı yeni öykülerinde az sözcükle çok şeyin anlatılabildiğini kanıtlıyor okura. Edebiyatı seven herkes için büyülü metinlerle dolu özel bir kitap…
* * *
Bir ağaç köklerini unutabilir mi? Hayır, kazanan sen değilsin asla. Yalnızlık elinde bir bıçakla gelir ve kendini hissettirir. Metali anlarsın. Perdeye sürtünen hafif bir rüzgâr gibidir zaman. Her şey bir anda olur. Sokağın ortasında tek başına kalırsın. Biçimsiz evlerin kör gözleri, çöp kutusu, kediler, yalnızlık ve sen. Kanlar içindesin! 

4 Şubat 2016

Yeni öykü kitabım "Ay Yağmurları" şubat ayı sonunda çıkıyor

Yeni bir öykü kitabı... "Ay Yağmurları" 3. öykü kitabım oldu. Bugün matbaaya gitti. Her kitap gibi bu da yaşamdan süzülen, kimi zaman tanık olduğum, kimi zaman nedensiz bir karşılaşma sonunda kurguladığım öykülerden, özellikle kısa öykülerden oluşuyor. Heyecanla bekliyorum. Yolu açık olsun...

30 Aralık 2015

Şiirlerim Uygurcaya çevrildi



Şiirlerim Uygurcaya çevrildi. Güzel duygu, yazdıklarınızın başka dillerde de olması. Kim bilir okuyanlar neler hissedecek, şiir bu yönüyle hiçbir edebiyat disiplinine benzemiyor. Doğu Türkistan’daki, 160 bin tirajlı bir gazetenin edebiyat sayfalarında yer almış şiirlerim. Urumqi Kechlik Gazetesi için çevirileri Ablet Berqi yapmış. 2015 biterken hoş bir sürpriz oldu. 

* * * 

Koca bir yıl sona erdi. Ne hissettik? Sadece acı ve keder. 2016’dan umutluyum; sağlıklı, mutlu, huzurlu ve bereketli güzel bir yıl olsun hepimize…

Haftaya Adana’ya, 9-17 Ocak’ta gerçekleşecek olan Çukurova Kitap Fuarı’na gidiyorum. İki hafta kadar orada olacağım. Çarşambadan gidip sevgili dostum ve yazarım Sıtkı Silah’la ve birçok arkadaşlarla sohbet için bir araya geleceğim. Bölgedeki tüm arkadaşları Yitik Ülke Yayınları kitap standımıza beklerim. Güzel bir fuar olacak… Akdeniz’in sıcacık insanlarını çok seviyorum. 


2 Kasım 2015

Yitik Ülke'de 175'inci kitap yayımlandı

Zaman nasıl da hızla akıyor. 1997'deki o ilk günden bugüne, hayal gibi her şey... Yitik Ülkem bir yayınevi olduktan sonra, bugün, 175'inci kitap yayımlandı. Nereye kadar gider, ne olur hiç bilmiyorum... ama onunla birlikte sürüklenmek güzel. Ne çok şey hediye etti bana ve aldı benden. Yine de hayat, yeni bir baharı içinde taşıyor diyeyim. Bunu hep hissederim. Umutsuz, mutsuz günler uzak olsun. Nice kayboluşa, içimdeki Yitik Ülke...

Kitaplarımız: http://www.idefix.com/kitap/yitik-ulke-yayinlari

4 Ekim 2015

"Aşksız Gölgeler" adlı öykü kitabım Almanya'da yayımlandı



Uzun zamandır bunu bekliyordum. Bu kitap adeta bir doğum günü hediyesi oldu bana. 35’inci yaşımın son günlerinde aldım haberini. Almanya’da kitabım çıkmıştı, Almanca, ta orada ve ben kitabımı göremedim bile. Yine de onun orada olduğunu bilmek, hiç tanımadığım binlerce okura ulaşacağını hissetmek güzel şey.

***

Türkiye’de 2. baskısını yapan kısa öyküler kitabım “Aşksız Gölgeler” Almancaya “Lieblose Schatten” adıyla çevrildi. Kitap, Binooki Yayınları‘ndan çıktı. Çevirmen Çiğdem Özdemir.

Binooki ekibine ve sevgili Çiğdem Hanım’a teşekkür ederim. Nice kitaba, nice okura…

Darısı “Sonsuz Unutuş” kitabımın başına ve yeni yazdığım öykülere diyelim…