1 Eylül 2012
Haiku Şiirlerine Rastlamak
31 Ağustos 2012
Yazmak ve Yazamamak
Yazmak sonsuz bir arayış mı?
Yazmak paslı ellerinden dökülen ruh parçacıkları mı?
Yazmak bir oyun mu yoksa?
Yazmak kâğıdın teninde kaybolmak mı?
Yazmak ne demek, yazamamak ne?
Yazamadığın an neden bir sıkıntı basar içini?
Yazdın ve yok oldun, işte hepsi bu. Derin bir sızı. Geçecek, sakin ol... Geçecek... Kan bu mavi akan... Senin kanın.
Yaz kurtul!
26 Ağustos 2012
Tatil mi Kitaplar mı?
"80'lerde Çocuk Olmak" kitabı ve "90'lar Kitabı"nın ardından yeni projelere yoğunlaştım: Hatta bir kitap bitti ve 2-3 ay içinde tüm kitapçılarda olacak: "Tuhaf Alışkanlıklar Kitabı" koydum adını... 125 yazarlı harika bir kitap oldu. Çok renkli-çok neşeli yazılar var içinde... Umarım sevilir. Bu kadar komik takıntıların varlığı bile tüyler ürpertici (şaka yapıyorum) :) Ben hazırlarken çok eğlendim, siz okurken neler hissedersiniz bilemem :)
Kitaplara katılımı herkese açık tutuyorum, sesini duyurmak isteyen pek çok genç arkadaş başvuruda bulunuyor ve gerçekten de çok yetenekli imzalara rastlıyorum. Onlara kitaplarda şans veriyorum. Onlardan umutluyum. Gelecek onlarda.
Yitik Ülke kuruldu kurulalı onu büyütmek ve yaşatmak için çabalıyorum. Yoruldum mu? Hayır. Her yeni kitap yeni bir güç katıyor.
Bu arada, bahsettiğim projelere katılım için Twitter üzerinde @yitikulkeyayin adresini ekleyebilir, www.yitikulke.com sitemizdeki Projeler başlığına göz atabilirsiniz.
Şimdi biraz sessizlik zamanı... Çok çalışmak gerek... Bu kitaplar çok emek istiyor ve internet bir yönüyle de oldukça fazla vaktimi almaya başladı...
26 Temmuz 2012
Yeni Kitabım: "Sonsuz Unutuş"
38 kısa öykü. Belki de kıpkısa öykü demek gerekir.
Yitik Ülke Yayınları
27 Mart 2012
90'lar Kitabı
Kitabı incelemek için tıklayın
10 Şubat 2011
Yitik Ülke büyürken...
27 Kasım 2010
Güzel Bir Güne Dair Notlar
Bugün erken uyandım. 5 saatlik uyku ile ayaktayım. Sevgili dostum Bülent Çolak'la birlikte (Geniş Aile dizisinin Ulvi'si ve bir Semaver Kumpanya Tiyatrosu emekçisidir Bülent...) sabah 11'de NTV'de canlı yayında Gülay Afşar'ın konuğu olduk. Banttan çekimlere 2-3 kez çıkmıştım TRT'de, canlı yayın tecrübem ilk kez oldu... Gülay Hanım başarılı bir televizyoncu, çok keyifli bir sohbet yaşandı üçümüzün arasında. 80'lerde Çocuk Olmak kitabı ekseninde, 80'ler bizim için ne demekti bunu detaylıca konuşmaya çalıştık. Umarım programı izleyenler de keyif almıştır... Program saatinin, dün vefat eden genç tiyatrocu Onur Bayraktar'ın son yolculuğuna denk gelmesi hepimizi üzdü... Biz de Bülent'le aldığımız karara uyarak, programın sonunda hislerimizi dile getirip kendisi de bir 80'ler çocuğu olan Onur arkadaşımızın (biz birebir tanımasak da arkadaşlarımızın arkadaşıdır kendisi...) sevgili anısına armağan ettik bugünkü tüm konuşmalarımızı... Ruhu şad olsun... Sevenlerine ve acılı aliesine başsağlığı dileriz yeniden...20 Kasım 2010
Subcomandante Marcos
Dünya halklarının yiğit evladı Subcomandante Marcos'a selam olsun!11 Kasım 2010
80'ler Kitabımız ve Yorgunluk
![]() |
| Seksenlerde Çocuk Olmak! |
5 Kasım 2010
Siyah Zaman
Daha önce yaşamıştım bu anı. Öyle hissettim. En başından olacak olanları az çok kestirebiliyordum. Her buluşma kendi yazgısını yaşardı içinde, bunu biliyordum. İlk ve son, başlangıç ve bitiş aynıydı benim için. O, gittikçe uzaklaşıyordu, engelleyemiyordum bunu. Kara bir bulut beni takip ediyordu sanki. Yağmur muydu yağan? Sanmıyorum! Kırmızı bir uykunun paramparça damlacıklarıydı yollarda akan. Kamburumu delip geçen buzdan bir sarkıt vardı, acı veriyordu eridikçe. Olumsuz düşünceler içindeydim. Gördüğüm tek renk vardı, gittikçe koyulaşan bir renk: Siyah! Simsiyah!
***
Kendi kendime konuşuyorum... Gökyüzü ile deniz arasında bir yerdeyim, sıkışıp kaldım sanki. Küçük insanın, sıradan insanın günlük ayrıntılarını izliyorum, onları yazmaya çabalıyorum. Bazen her şeyi unutturuyor "başkası". Başkasının konuşmaları, başkasının acısı, başkasının mimikleri. Aynada bir başkası oluyorum, çıplak ayakla toprakta bir başkası, peki kimin bu izler? İz süremiyorum. Sahibini bulamıyorum. Bir salyangoz uykuma karışıyor ve bildiğim her şeyin üstünü yaldızla kaplıyor. Harfler, tanımlar, işaretler birbirine giriyor dudaklarımın ardında. Sessizliğe gömülüyorum yavaş yavaş… Tüm bunlar kısa bir sürede oluyor…
***
Bazen anlatamazsın… Bazen konuşamazsın... Susup, sessizliğin diliyle cevap verirsin. Yine öyle oldu. Kendimi ifade edemedim, içten içe sıkıp dişlerimi, bekledim… Konuşmak anlamsızdı o an, ne diyecektim ki sanki? Bir boşluk vardı yeryüzüyle aramda, karşımdaki insanla aramda, sözcükler yetersiz kalmıştı. Bir şeyi ifade etmek büyük bir çelişkiydi, öyle hissettim. Başka şeyler düşündüm, evet hatta gülümsedim bile kendime. Komik geldi içinde bulunduğum durum, ah ne acı, duyarsızlaşmak böyle bir şey olsa gerek. İçsesimle hesaplaştım, telefonun diğer ucundaki insan bundan hiçbir şey anlamadı. Bir araba geçti yanımdan, gürültüyle. “Ben” dedim, “peki… haklısın… ama… neyse tamam.” Anlattıkları bana ait değildi, o ben değildim, önyargısını nasıl kırabilirdim ki? Bir insan bir düşüncenin tutsağı olmuşsa, bu zehri dışarı çıkartmak neredeyse imkânsızdır.
***
Gözlerimi kapamadan, iki yana sallanan ağaçları izledim… güzel anları düşledim birkaç saniye. Hepsi uzakta kalmıştı, şeffaf bir zeplin gibi gittikçe yükseliyordu, gözden kayboluyordu hatıralar. Hiç bitmeyecek sandığın her şeyin bir saati, dakikası vardır… O an iki yabancı gibisindir, geri dönemezsin. Dünya da böyle değil mi? Evrene bir bak, gün ışığı, gölgeler, akşam alacası ve koyu karanlık, sonra yeniden küçük ışık demetleri… Bitmeyen bir bekleyiş, bitmeyen bir susuş ve sonra başka sesler… Ama sen, sağırsın artık ve körsün. Dedim ya, bazen anlatamazsın, konuşamazsın; büyük kara taşlarla kaplanır kalbin, gitme vaktin gelmiştir…




